30 Ekim 1918...

Tam 108 yıl önce...

Altı asırlık Osmanlı Devleti...

Birinci Dünya Savaşı’nda orduları yenilmiş, hazinesi tükenmiş, toprakları parçalanmıştı.

Ama asıl felaket, devletin yönetiminde yaşanıyordu.

Çünkü bir devletin en büyük felaketi, ordularının savaş meydanlarında yenilmesi değil, yöneticilerin vatanın geleceği yerine kendi makamlarını düşünmesidir.

Kaynak olarak ekle

★★★

27 Ekim 1918...

Yer: Yunanistan’ın Limni Adası’ndaki Mondros Limanı, İngiliz savaş gemisi Agamemnon...

Agamemnon, 3.200 yıl önce Troya’ya saldıran Aka ordularının başkomutanıdır.

Osmanlı heyetinin başında Denizcilik Bakanı Rauf Orbay, İngiliz heyetinin başında Amiral Calthorpe vardır.

Ateşkes görüşmeleri başlar.

Osmanlı heyeti, önüne konulan koşulların ağırlığı karşısında İstanbul’a başvurur.

Antlaşma metninin kabul edilmemesi gerektiğini bildirir.

İstanbul’a dönmek için izin ister.

★★★

29 Ekim 1918...

İstanbul’dan, Padişah Vahdettin’in koşullar ne kadar ağır olursa olsun antlaşmanın imzalanması yönündeki talimatı gelir.

Ve...

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanır.

Agamemnon savaş gemisinde...

Böylece 620 yıllık Osmanlı Devleti, geleceğini işgal devletlerinin insafına terk etmiş olur.

★★★

Antlaşmanın 7’nci maddesi...

İtilaf devletleri, güvenliklerini tehdit eden bir durum ortaya çıktığında, herhangi bir stratejik noktayı işgal edebilecektir.

Dikkat edin!

Neresi işgal edilecek?

İşgalci, hangi durumu tehdit sayacak?

Kim karar verecek?

Hepsinin cevabı aynı: İşgalci devletler...

Bu, aslında bir ateşkes değildi.

Bir ülkenin savunma gücünün elinden alınması, egemenliğinin yabancı devletlerin insafına terk edilmesiydi.

★★★

İşin en acı tarafı...

Mondros Antlaşması, İstanbul’da büyük bir diplomatik başarı gibi sunuldu.

Rauf Orbay İstanbul’a döndüğünde, devletin geleceğinin bu antlaşmayla güvence altına alındığını söylüyordu.

Kamuoyuna umut dağıtılıyordu.

Oysa, bırakın ülkenin geleceğini güvence altına almayı, işgalin zemini hazırlanmıştı.

★★★

Bir devlet düşünün...

Ordusu dağıtılıyor.

Silahları elinden alınıyor.

Toprakları işgale açık duruma getiriliyor.

Ve bütün bunlar, kamuoyuna bir kurtuluş olarak sunuluyor.

Teslimiyetin zafer, felaketin kurtuluş diye anlatıldığı bir dönem...

★★★

Mustafa Kemal Paşa...

37 yaşındaydı.

Suriye Cephesi’nden Adana’ya gelmiş, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’nı devralmıştı.

Mondros’un hükümlerini inceledi.

Büyük tehlikeyi gördü.

İstanbul hükümetine gönderdiği telgraflarda, antlaşmaya karşı çıktığını bildirdi.

Özellikle İtilaf devletlerine tanınan işgal yetkilerinin ülkeyi felakete sürükleyeceğini anlattı.

Antlaşmanın satırlarında, Anadolu’nun gelecekteki işgal haritasını görüyordu.

İstanbul hükümeti işgalcilerin insafına sığınırken, Mustafa Kemal direnişin yollarını arıyordu.

Bir yanda, makamını ve saltanatını korumayı her şeyin önünde tutan bir yönetim...

Öte yanda, milletinin tam bağımsızlığından başka hiçbir çözümü kabul etmeyen bir asker...

★★★

13 Kasım 1918...

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından sadece14 gün sonra...

İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan savaş gemileri Boğaz’dadır.

Fatih Sultan Mehmet’in 1453’te fethettiği İstanbul, fiilen işgal edilmiştir.

Mustafa Kemal, tarihe geçen sözünü söyler:

“Geldikleri gibi giderler!”

★★★

Ve bugün...

Mondros’un üzerinden 108 yıl geçti.

Ama tarihin hükmü hiç değişmedi.

Bir ülke, sadece güçlü ordusuyla savunulmaz.

Devlet aklıyla...

Etkili diplomasisiyle...

Ekonomisiyle...

Hukukuyla...

Liyakatli kadrosuyla...

Stratejik öngörü sahibi yöneticileriyle...

Ve bağımsız karar verme iradesiyle ayakta kalır.

★★★

Ve beş bin yıllık yazılı tarihin değişmeyen hükmü şudur...

Bir devletin güçlü olabilmesi için:

Tarih bilen devlet insanlarına...

Güçlü bir ekonomiye...

Kuvvetli bir orduya...

Ve ulusal çıkarları esas alan, istikrarlı ve tam bağımsız bir dış politikaya ihtiyaç vardır.

★★★

Dış politikasını başka devletlerin yönlendirmeleriyle belirleyen ülkeler, ulusal çıkarlarını siyasi hesaplara feda etmek durumunda kalırlar.

Ve er ya da geç, bağımsızlıklarını kaybetmenin ağır bedelini öderler.

Tarihte yaşanmış gerçeklerden damıtılarak süzülen gerçek budur...