Ve benden yanıt: “XYZ Hanım, öncelikle yazımı okuduğunuz için teşekkürler ama aynı mesaj şöyle de yazılabilirdi:
‘Nilay Hanım, bugün Batum hakkında bir yazı yazmışsınız. Benim çok önem verdiğim, folklorik ve sanatsal değeri de olan hareketli Ali ve Nino heykellerinden de yazınızda bahsetmenizi dilerdim doğrusu. Onlarsız Batum biraz eksik oluyor sanki, sizden de değinmenizi beklerdim. Söylemek istedim...
Sevgiler (ya da saygılar) / İyi çalışmalar’
Bakın aynı içerik başka yolla da dile getirilebiliyor. Oysa bana aynı alt metni negatif olarak verdiğiniz için size yanıt bile vermek gelmiyor içimden.
Ancak yine de, biraz da canım sıkıldığı için size sayfanın ilk halini PDF olarak gönderiyorum. Yazımın orjinalinde Ali ve Nino heykelleri ve daha pek çok farklı bilgi de var.
Geç saatte ilan gelmiş -gazetelerde olur böyle şeyler- yazımdan iki, üç bölüm çıkarılmış, heykel de onlardan biriymiş. Lütfen biraz sakin olun.”

Bi SAKiN, BiRAZ SAKiN!
Sonra bir yanıt geldi mailime: “Nilay Hanım, olayın içyüzünü bilmediğim için sizi uyarmak istemiştim; özrümü kabul edin.”
Tabii ki özrü kabul ediyorum ama bu mesajda bile ‘olayın içyüzü’ ifadesi için ‘Ne oluyor yahu?’ demek istiyorum.
Çünkü 3.75 TL’lik yol için 20 TL uzattığım dolmuş şoförünün “Bozukla gelin artık yahu!” diye bağırarak cümleye girmesini de anlayamıyorum.
Bu ülkede bir klişe haline gelen ‘Sen bana yan baktın cinayetleri’nin başka bir modeli, her gün en eğitimli bildiğimiz insanlar tarafından işleniyor ve sosyal medyaya konu oluyor.
GÜNE 5-0 YENİK BAŞLAMAK
Herkes konuşmasına negatif bir cümleyle başlıyor. Herkes bir işin ‘nasıl yapılamayacağını’ anlatıyor.
Kimse iyi olan şeyi dile getirmediği gibi, şikayet fişeğini de hemen yakıyor.
Bi dur! Bir şekilde ‘hayat bana güzel’ görünüyor olabilir. Ama değil! İnan değil!
Benim için de minicik şehit çocuklarıyla birlikte milli maç izlemek değil, onlara o maçı babalarıyla yan yana izletiyor olmak marifet.
Benim için de bir maç galibiyetinin şehitlere armağan edilmesi garip.
Bana da dolar 3 TL’nin üzerinde.
Evet semt bizim ama benim evim de kira!
Ben de bu coğrafyada güne 5-0 yenik başlıyorum ve hemen hemen her gün onlarca kişiye, benimle ilgili ilgisiz, bir film sesiyle “Hey dostum sakin ol biraz! Sen şimdi o cümleni geri al ve aynı şeyi başka türlü söyle” demek istiyorum.
Haraşo örgü bile iki ters ‘bi düz’ olmadan ilerlemiyor!
Duvar diyerek geçme! Coşkun Aral’la tanı...
Landskrona, İsveç’in Danimarka sınırındaki eski bir askeri karargah.
Ve kent şimdi en fazla mültecinin yaşadığı bir sanat şehri.
Dünyanın en beğenilen fotoğraf çalışmalarına, sergilerine ev sahipliği yapıyor.
Ve tabii ki bu kentteki dönüşüm, savaş karşıtı bir savaş/fotoğraf muhabiri için, belgesel film yapımcısı, gezgin ve iyi aşçı olan Coşkun Aral için ekstra anlamlı.
Aral bu kentte üç ay yaşamış ve oradaki göçmenlerle konuşmuş.
Ve şimdi Landskrona sokaklarında onun da bir sergisi var. Göçmenler ve hikayeleri.
Fotoğraflı hikayelerin sahipleri arasında, 1980’de Polonya’dan İsveç’e giden komünist rejim muhalifi de var, rejim karşıtı sevgilisi ile kaçan Gabonlu kız da.
Siverek’te ailesi aşiret korucuları tarafından öldürülen bir Kürt de var, Kuzey Irak’tan kaçıp çocuk yaşta İsveç’e sığınan Türkmen de...

KOMŞUYU ANLAMAK
Arka planda yine Aral’ın o coğrafyalarda çektiği, ‘neden kaçıldığını’ gösteren fotoğraflar, ön planda ise bugünün öyküleri var. İsimleri ve hayalleri olan insanların gerçek hikayeleri...
O duvarlar, duvardaki fotoğraflar, serginin ve tek tek hikayelerin manşet olduğu gazeteler gösteriyor ki, İsveç halkı birlikte yaşadıkları insanları tanıma, anlama yolunda adım atıyor. Hem de koşar adımlar...
Bu fotoğraflar bir yıl boyunca Landskrona sokaklarında sergilenecek.
Aylan o minik bedeniyle şimdiden çok şey değiştirdi, değiştirecek. Bazen bir fotoğraf da çok şey değiştirebilir...
Ara Güler’in piyanolu fotoğrafının akıbeti!
6-7 Eylül belgesellerinin değişmez bazı isimleri vardır ki bunlardan biri de usta fotoğrafçı Ara Güler’dir.
Ben de o günün tanığı Ara Güler’li birkaç belgesel izlemişimdir. Bunlardan birinde dinlediğim şeyi yıllar yılı unutamadım, araştırdım ve sonucu sizlerle paylaşayım.

Ara Güler, ‘o vahim günü’, İstiklal Caddesi’ndeki haleti ruhiyeyi anlatıyor... İnsanların galeyana gelişini, mağaza vitrinlerini indirişlerini, malların yağmalanışını... Bu arada bir mağazanın ikinci katından biri kocaman piyanoyu aşağıya atmaya çalışıyor, itiyor. Piyanonun ayağı takılıyor, ağır da, emeline hemen ulaşamıyor. Bu arada Ara Güler aşağıdan sesleniyor; ricası da şu: “Madem atacaksın, birkaç dakika bekle de ben makineyi ayarlayayım.”
Bekleniyor (!), adam piyanoyu aşağıya atıyor ve Ara Güler piyanonun aşağıya atılma anını görüntülüyor!
Nasıl merak ettim o fotoğrafı; bayağı da aradım.

Onunla röportaj yapanların bir bunu, bir de onun tiyatro merakını ve eğitimini (tiyatro oyunları da yazmış üstat) sormasını bekledim. Olmadı.
Sonra öğrendim ki, Güler o fotoğrafın olduğu diayı bir dergi için Fransa’ya göndermiş ve bir daha da geri alamamış! “Akılsız kafam, keşke göndermeseydim!” diyen Güler’in o karesini hâlâ çok merak ediyorum.
Ağaç var huzur var
Türkiye’deki, hadi sınırları daraltalım İstanbul’daki ağaç, park, toprak sıkıntısını görmek mi istiyorsunuz? Havanın güzel olduğu bir hafta sonu yol kenarlarına bakın. Hani betonla doldurulmuş denizin kenarındaki yeşillikleri de geçtim, dev otoyolların ortasındaki minik kavşaklardaki yeşillikler de olur. Orada piknik yapan aileler göreceksiniz. İşte bu bir ihtiyaçtır...