Sevgili okuyucularım ülkemizin nelerle uğraştığını, gündemin nasıl saçma sapan, anlamsız ve tutarsız saptırmalarla doldurulduğunu hep birlikte izlemekteyiz.
İlk maddeyi hepimiz biliyoruz:
Tayyipgiller-cemaat meydan savaşı!
Buna artık “Mücadele” falan demek mümkün değil.
İş meydan savaşına dönüştü.
Şimdi burada işin biraz geçmişine uzanalım, iki tarafın da bu savaş öncesindeki marifetlerini kısaca irdelemeye çalışalım.
Bundan iki yıl öncesine kadar bu ikili arasında muhteşem bir dostluk, işbirliği vardı.
Tayyip ABD dönemi öncesinde gidip Fethullah’ın elini öper, dua isterdi.
Yan yana, el ele, kol kola otururlardı.
* * * *
İki yıl kadar önce birdenbire savaş patladı. Hükümet cemaate ait dershanelere el koyma kararı almıştı. Cemaat bu sektörden büyük para kazanıyordu ve karşı çıktı...
Topluma “Müslümanlık (!)” taslayan iki tarafın da dini imanı para idi. Din iman falan işin göz boyama sanatını oluşturuyordu...
Ve öylesine kapıştılar ki, meydan savaşında göz gözü görmez oldu.
Tayyipgiller devlet gücünü kullanıyor, cemaat geri adım atmıyordu! Bugün de öyle.
* * * *
Balık hafızalı bir toplum olduğumuzdan, bazı şeyleri hemen unutuyoruz. Şimdi bu konuda her iki taraf da kamuoyu önüne çıkıp özür dilemelidir...
Çünkü ikisi arasında geçmişten bugüne hiçbir fark yok. Al birini vur öbürüne.
Tayyipgiller’in özrü şöyle olmalıdır:
“Ey ahali, adına cemaat denilen bu topluluğu biz birkaç yıl öncesine kadar tepe tepe kullandık. Onlar bizim en yakın dost ve müttefikimiz idi. Cemaate çeşitli konularda tetikçilik, bizim adımıza taşeronluk yapma görev ve yetkisini verdik. Adamlar iyi örgütlenmişti. Gazeteleri, televizyonları, okulları, dershaneleri, bankaları vardı.
Özellikle yargıda ve poliste örgütlenmeleri muhteşemdi.
Onları her alanda kullandık. Bize unutulmaz yardımlarda bulundular, acizliğimize ve çaresizliğimize destek oldular.
Ergenekon, Balyoz gibi davaları onların kadrolarına açtırdık, en büyük hukuksuzluğu onların desteği ile sergiledik.
Kısacası, devleti cemaatin insafına teslim ettik. Biz onların ne mal olduğunu o zaman da tahmin ediyorduk ama çıkarlarımız kesiştiği için gündeme getirmiyorduk.
Onların tamamını biz göreve getirmiş, devleti biz teslim etmiştik.
Dershane kavgası ilk işaret fişeği oldu ve üzerlerine gitmeye karar verdik.
Fakat gelin görün ki adamlar dişli çıktı... Görevden uzaklaştırdık, tutukladık ama teslim bayrağını çekmediler.
Şimdi anlıyoruz ki, biz yanlış ata oynamışız. Devletin böyle cemaatlerle falan aynı yatağa girmesi, acizliği ortaya çıkmasın diye birilerini taşeron ve tetikçi olarak kullanması son derece yanlışmış.
Pişmanız... Bu hıyarlığımız nedeniyle Türk ve dünya kamuoyundan özür diliyoruz.”
* * * *
Ve cemaat bir açıklama yapıp özür dilemelidir:
“Bizi AKP iktidarı ve Tayyip adam etti. Geçmişte hocamız Fethullah Bey’le al takke ver külah durumda olduğunu bilmeyen yok. Hocamızın yaşamakta olduğu ABD’ye bakanlarını gönderip ellerinden öptürür, bağlılığını bildirir, bir emri olup olmadığını sorar, saygılarını sunardı.
Hatta aramız bozulduğu zaman bile bize hitaben “Ne istediniz de vermedik” diye kamuoyu önünde sormuştu! Gerçekten de onun sayesinde palazlandık.
Devleti büyük ölçüde bize teslim etmişti çünkü özellikle yargıda ve poliste örgütlü idik. Bize bir verdiyse karşılığında 10 aldı. Ne yaptıysak onun koruması altında yaptık.
Bütün arkadaşlarımızı özellikle hakim, savcı ve polislerimizi etkili yerlere kendisi getirdi ki, muhaliflerini korkutup yok etsin. Bu oyuna alet edilmiş olduk.
Tayyipgillerin çıkarları doğrultusunda kullanıldığımızı kabul ediyoruz. Bu bizim yanlışımızdı. Çarkın hep böyle döneceğini düşünmüştük.
Ancak şurası çok önemlidir... Devletin en kritik yerlerini bize bilerek teslim eden kendisidir.
O sırada cemaatçi idi, sonra vazgeçti. Çıkarları öyle gerektiriyordu.
Bizler de o sırada kendisine yandaşlık yapıyor, bütün gücümüzle destek vermekten utanmıyorduk.
Şimdi “Muhalif” olmak zorunda kaldık!
Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner sözünü o sırada hiç aklımıza getirmiyorduk.
Şimdi bizim arkadaşlarımız tutuklu. Hatalarımız, çelişkilerimiz, elimizdeki medyanın yaptığı yayınlar nedeniyle zarar verdiğimiz, geçmişte tutuklattığımız, yapılan hukuksuzluklara alkış tuttuğumuz dönemler için herkesten ve Türk Milleti’nden özür diliyoruz.”
Evet, gerçekler böyledir. Şimdi iki tarafın da, geçmişte oynadıkları bu tiyatro nedeniyle özür dilemesi gerekiyor.
O yürek Tayyipgillerde veya cemaatte var mı?
Yok!.. Hiçbir zaman olmadı ve bundan sonra da olmayacak.
Terbiyesizlik
Sevgili okuyucularım, bu hükümetin kendisinden olmayan gazetecilere nasıl bakıp davrandığının somut örneklerinden biri dün Ankara garında yaşandı.
Konya İstanbul hızlı treni için Konya’da tören düzenlenecek... Ankara’dan Konya’ya dün kalkacak hızlı trende yer ayırmak için davetiyeyi gazeteye faksladılar. Davetiye çok iddialı idi:
“Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakanımız Sayın Ahmet Davutoğlu’nun teşrifleriyle gerçekleştirilecek olan törende sizleri de aramızda görmekten onur duyarız. Lütfü Elvan. Ulaştırma Bakanı.”
* * * *
Bizim gazeteden Yavuz Alatan‘ın geleceği, davetiyede verilen telefon numarasından Bakanlığa bildirildi. Saat 10’da istasyonda olması gerektiğini söylediler.
Tren dün sabah saat 10.30’da kalkacaktı.
Yavuz istasyona gitti. Peronda kurulmuş bir basın masası var. Bir gün önce ismi zaten bakanlığa bildirilmişti. Kimliğini gösterip trene biniş kartını aldı. İsmi kayda geçti.
Yerinin dördüncü vagonda olduğunu, Konya’ya orada yolculuk yapacağını söylediler.
* * * *
Arkadaşımız dördüncü vagonda hareket saatini beklerken yanına bakanlık görevlileri geldi:
“- SÖZCÜ’den siz mi geldiniz? İsminiz listede yok, inmeniz gerekiyor.”
“- Nasıl olur, ismim dün bakanlığa bildirildi. Üstelik sizin arkadaşlarınız bana kart verip bu vagona yönlendirdiler.”
“- Tartışmak durumunda değiliz. Buyurun inin, kartınızı da alalım!..”
Yavuz trenden apar topar indirildi.
Gazeteye geldiğinde gözleri dolmuştu:
“Kendimi Amerika’daki zenciler gibi hissettim. Hani restoranlara alınmayan, trenlere binemeyen, ırk ayrımına tabi tutulan zenciler vardı ya... Şimdi yandaş-yandaş olmayan ayrımı yapıyorlar.”
Bazılarının “Adam (!)” zannettiği o gösterişli tiplerin nasıl küçük işlerle uğraştığını, nasıl ucuz kin ve intikam hisleriyle dolu olduğunu görüyor musunuz!