20 Temmuz 1974’ün üzerinden 52 yıl geçti

1974’TE ADA’YA ÇIKAN TÜMENİN KOMUTANI BEDRETTİN DEMİREL ANLATIYOR

“Esasen milletimizin morali, ordumuzun morali demektir. Kıbrıs Harekâtı büyük bir başarıdır, ama ufak tefek hatalar da olmuştur. Hiçbir harekât hatasız olmaz”

Emin Çölaşan: Düşmana karşı kin duyduğunuz olaylar oldu mu?

BEDRETTİN DEMİREL: Kin daha çok karşı birliklerde, yani Rum Millî Muhafız Ordusu ve EOKA dediğimiz o yeraltı teşkilatı mensuplarında vardı. Bunların kafasında “Enosis” o kadar sabit bir fikir haline gelmiş ki... Adamı esir ediyoruz ve insanca davranışta bulunuyoruz, fakat bizim askerimizin yanında bile “Enosis” (birleşme) diye bağırıyor. Bunu diyor, başka bir şey demiyor.

EÇ: Ne yapıyordunuz o zaman? Çekip vuruyor muydunuz?

BD: Yok hayır, çekip
vurmuyorduk.

EÇ: Ama bazı esirleri galiba vurmuşuz, değil mi?

BD: Bizim Türk askeri değil de, Kıbrıs Türklerine yaptıkları zulüm yüzünden, bazı mücahitlerin vurduğunu duydum. Ama bunları kesinlikle yasakladım. Hiçbir zaman harp esirlerine yapılması gereken insanca davranışlardan uzaklaşmadık. Bekir Sıtkı adında bir jandarma binbaşısı karşı tarafa esir düşmüştü. Bu binbaşıya çok kötü davranmaya başlamışlar. Bizim iade ettiğimiz bir esir orada demiş ki, “Türkler bize iyi davrandı, siz de onların esirlerine kötülük yapmayın...” Sonra kendisine çok iyi davranmışlar.

10-15 ESİR VERDİK

EÇ: Biz toplam kaç esir
vermiştik?

BD: 10-15 kadar. Bir kısmını aldık.

EÇ: Gelmeyen oldu mu?

BD: Oldu... Hâlâ gelmeyen vardır... Sayısı üç beş kişidir. Bunlar kayıp mıdır, esir midir, onu da bilemiyoruz. Mesela Nail Yavru diye bir üsteğmen esir düşmüştü. Esirlerin bir kısmı da gece karanlığında yanlışlıkla Yunan mevzilerine dalmak yüzünden olmuştur. Harekâttan sonra Birleşmiş Milletler’in bir cipi gidiyor, bizim binbaşının cipi de onun arkasına takılıyor. Bir kapı açılıyor ve bakıyorlar ki karşılarında Rum askerleri var. Çünkü cip şoförü asker, öndeki cipi bizim zannediyor. Bir de bakıyorlar ki karşılarında Rum askerleri var. Hatta şoför aşağıya inip görev kâğıdını gösteriyor. Ondan sonra alıyorlar binbaşıyı aşağıya.

EÇ: Kıbrıs’ta harp divanları kurdunuz değil mi?

BD: Harp divanı değil de, müracaatımız üzerine askerî mahkemeler kurulmuştu.

EÇ: Yağmacılık, tecavüz gibi bazı çirkin olaylar oldu, değil mi?

BD: Efendim bazı disiplin tecavüzleri olmuştur. Harp şartlarını dikkate alarak, harp şartları ilan etmek zorunda kaldık. Türk hükümetine başvurduk. Bakanlar Kurulu, “Harp hükümleri uygulanır” şeklinde bir karar aldı. Biliyorsunuz harp hükümleri çok ağırdır. Hiç şakası yoktur. Barış zamanında cezası üç gün hapis olan suç, harp zamanında ölüm cezasıyla bitebilir. Bu hükümet kararı geldikten sonra askerî mahkeme kuruldu...

Kaynak olarak ekle

EÇ: Ölüm cezası verdiniz mi?

BD: Vermedik, hayır...

EÇ:  Mesela tecavüz olayları?

Hayır, ölüm cezasını gerektirecek herhangi bir olay olmadı. Yani muharebedir... Muharebede böyle ufak tefek disiplin tecavüzleri olabilir.

EÇ: Tecavüz olayları oldu mu?

BD: Olmuştur. Irza geçmeler olmuştur. Bunlar sayılacak kadar çok değildir. Bunlar bilhassa mücahit teşkilatının yıllardan beri çektiği ıstırabın neticesinde bazı mücahitlerin kendini tutamayarak, istemeyerek yaptığı bazı ufak tefek disiplin tecavüzleridir.

EÇ: Rum kadınlarının mı ırzına geçildi?

BD: Rum kadınlarının ırzına geçildiğini duydum.

EÇ: Bunu yapanlar yargılandı mı?

BD: Yargılandılar ve ceza aldılar. Hepsi ceza aldılar.

EÇ: Yağma olayları oldu mu?

BD: Oldu.

EÇ: Kim yaptı bu yağmaları?

BD: Daha çok yerel birlikler ve mücahit teşkilatı. Bizim birliklerimizden de yağma ve talana katılan bazıları olmuştur... Ufak tefek suçlar oldu. Hepsini mahkemeye verdik.

EÇ: Acaba harekât ve savaşlar sonucunda belli dersler aldık mı?

BD: Tabiî dersler alınmıştır. En zayıf tarafımız, maalesef muhaberede (haberleşmede) sıkıntı çekmişizdir. Ki muhabere en önemli bir husustur. “Muharebe muhaberesiz olmaz” diye slogan vardır. Biz muhaberede sıkıntı çektik. Biliyorsunuz çağımızın muharebesinde telsiz irtibatları birinci planda geliyor. Çünkü telli irtibatlar kurmak ve bunları devam ettirmek çok zor. Eee, telsizlerde de karışma oluyor, taciz oluyor, ayar güç oluyor.

EÇ: Karşımızda güçlü bir ordu olsaydı, Kıbrısı yine alabilir miydik?

BD: Tabiî böyle bir soruya hemen “evet” veya “hayır” demek çok zordur Emin Bey. Karşı taraftan kuvvetli bir mukavemet olsaydı, özellikle düşmanın hava ve deniz kuvvetleri etkili bir şekilde müdahale edebilseydi bu harekât çok zorlanır ve ağır kayıplara sebep olurdu. Düşmanın hava ve deniz kuvvetleri bu harekâtta pek küçük bir rol oynadılar.

İÇ İÇE YAŞADIK

EÇ: Onlara karşı savaşmış bir insan olarak Yunanlılar ve Kıbrıs Rumları için ne düşünüyorsunuz? Şimdi onları nasıl görüyorsunuz?

BD: Bakın Rumlar bilirler. 500-600 Rum’u Girne’de Dome Oteli’nde enterne etmiştik. Onlara Mağusa’dan domuz eti ve patates getirip vermiştik. Çok iyi davranmıştık. Bella Pais köyünde kalan yüzlerce Rum’a Tuğgeneral Sabri Demirbağ her gün doktor göndermişti. Yani harekât sırasında her zaman insanca davrandık. Tarih boyunca onlarla iç içe yaşamışız. Bugün Yunanlarla aramızdaki sorunlar iki ülkeyi de yıpratmaktadır. Bunların en kısa zamanda çözümlenmesini temenni ediyorum.

EÇ: Yüksek rütbeli Yunan subayı esir ettiniz mi?

BD: Bir yarbay esir etmiştik. Gayet kibar bir insandı. Bir de hiç unutamadığım bir anım vardır. 22 Temmuz günü Girne’ye taarruz ediyoruz ve şehri düşürmeye çalışıyoruz. Korkunç sıcak bir hava. Girne içerisindeki sokaklarda tanklarımız birbirine sıkıştı. Kritik bir durum ortaya çıktı. Acaba Girne’nin hangi sokağından vurup da Beşparmak Dağları’na çıkacağımız konusunda tereddüt içerisinde kaldık. Ben de taarruzu tankın üzerinden yönetiyorum. Tam o sırada bir baktım ki bizim Hakkı Borataş Paşa baldırından vurulmuş geliyor. Yarasına bir askerin terli fanilasını sarmış. Onun yanında Piyade Binbaşı Önder Sürel, önlerinde de iki esir var. Esirlerden biri İngilizce biliyormuş. Rütbesi teğmen, ama kıyafeti sivil... Saç sakal birbirine karışmış. Dedim ki, “Tanka atla...” Bunu yanıma aldım. Sonra dedim ki, “Şimdi bize yolu göstereceksin. Doğru yolu gösterirsen canını bağışlarım. Aksi halde senin için iyi olmaz...” Bu Yunanlı teğmen yanıma oturup yolu güzelce gösterdi ve biz Beşparmak Dağları’na doğru harekete geçip, deniz kıyısındaki birliklerimiz ile havadan indirilen birliklerimizi birleştirecek yolu açtık. Yani o çarpışmalarda kılavuzum, bir süre o Yunanlı teğmen olmuştur. Böylece kendisinin hayatını bağışladık. Teğmen şimdi sağdır, kulakları çınlasın.

EÇ: Yolu göstermese vurur muydunuz?

BD: Savaştaki ruhsal durum belli olmuyor. O sırada benim Mustafa Konuk diye bir emir subayım vardı. Bir baktım, tabancasını çekip bu esirin kafasına dayamış. “İndir onu” dedim. Yani teğmen yolu göstermese vuracak. Hemen indirdi.

tarihe bıraktım...

EÇ: Harekât sırasında Kocatepe muhribimizi yanlışlıkla batırdık ve epeyce şehit verdik. Bu olayın sorumlusu acaba kimdir?

BD: Emin Bey, bu sıcaklığını koruyan bir konudur. İzin verirseniz bunu tarihe bırakalım. Herhalde muhabere irtibatlarının iyi kurulmamış olması... Demin de söylediğim gibi, muhabere olayı, bugünkü savaşların en kritik ihtiyacıdır.

EÇ: Bu işin sorumlusunu biliyorsunuz, ama burada açıklamak istemiyor musunuz?

BD: Elbette... Ama bunu tarihe tevdi ettim... Çünkü birçoğu halen hayattadır. Esasen milletimizin morali, ordumuzun morali demektir. Kıbrıs Harekâtı milletimizin ve ordumuzun moralini artırmıştır. Büyük bir başarıdır, ama ufak tefek hatalar da olmuştur. Hiçbir harekât hatasız olmaz. Yağma da olmuştur, talan da olmuştur, ufak tefek disiplinsizlik olayları da olmuştur. Olmaması mümkün değildir.

EÇ: Gönlüm her zaman dostluktan yana, ama politikacılar iki milleti kışkırtıyor. Yunanlılarla teke tek kapışsak acaba sonuç ne olur?

BD: Harp yüksek bir sanattır. Yalnızca iki ordunun sayısı ve silah sayısı bu konuda bir şey vermez. Harp sanatını iyi kullanan başarılı olur. Biz eğer, “Türkiye elli milyondur. Yunanistan on milyondur” gibisinden düşünürsek en büyük yanlışı yapmış oluruz. Harp çok çetin bir imtihandır. Ummadığınız adam kendini gösterir, çok şey umduğunuz sıfır olur. Kıbrıs’ta bunlara çok şahit oldum. Bir insanın morali, cesareti, direnç gücü ve kimin ne olduğu harpte belli oluyor. Barış zamanında belli olmaz. Onun için, kuru gürültüye hiçbir zaman inanmamak lazım. Savaş gerçek mektep, imtihan ve akademidir. On tane kurmay akademisi bitirseniz de hayır, ille de en büyük akademi savaştır. O imtihanda başarılı olmak şarttır.

EÇ: Siz o imtihana girdiniz. Kendinizi başarılı görüyor musunuz?

BD: Hiçbir zaman bu iddiada bulunamam, fakat görevimizi yapmış olmanın huzurunu her zaman duyuyorum. Milletimize ve dünyaya karşı mahcup olmadık, yüzümüzü karartmadık ve görevimizi yaptık. Milletimizi de mahcup etmedik. Yani huzur duyuyorum. Eğer milletimizin güvenini sarsacak bir şey yapsaydık, o zaman gerçekten üzülürdüm.

Türkiye’nin gerçekleştirdiği harekat, Ada’nın siyasi ve toplumsal yapısını derinden etkiledi.

Şehitlerimizi süratle gömemedik...

EÇ: Savaş meydanlarında hiç midenizi bulandıran, sizi tiksindiren olaylar oldu mu?

BD: Beni en çok üzen ve tiksindiren, muharebe meydanlarında şehitlerimizin süratle gömülmesinin mümkün olmaması oldu. Bir de Yunanlıların ve Rumların ölüleri de o sıcakta ortada kaldı. Bunları toplamak, gömmek ve kokularından uzaklaşmak bizi çok yormuştur. Hatta bu arada yabanî hayvanlar ve tavuk, kedi köpek gibi ev hayvanları da ölüyordu. Bunlar da etrafa dayanılmaz bir koku yayıyordu. Bu kokular bizi çok üzmüştür.

Bıyıklı subay karşı tarafı korkutur

EÇ: Savaşta askerin ve subayın saç sakal durumu ne oluyor?

BD: Birçok subay, bıyık koyuverdik o zaman. Erlere değil de subay ve astsubaylara bıyık bırakma izni verdik. Daha haşmetli görünsün diye birçokları bıyık bıraktı.

EÇ: Bunun düşman üzerinde psikolojik bir etkisi olur mu?

BD: İnsanın ruh durumu öyle gerektiriyor: Bıyıklı olma karşı tarafı korkutuyor mudur? Böyle aslan görmüş gibi, psikolojik bir şey. Savaş bittikten hemen sonra emir verdim ve kestirdik.

Orgeneral Bedrettin Demirel, 1988’de 71 yaşındayken hayatını kaybetti.

Gece muharebesi kritiktir

EÇ: Bizim birliklerimiz arasında, daha doğrusu bizim askerlerimiz arasında yanlışlıkla birbirini vuranlar çok oldu mu efendim?

BD: Hayır... Belki olmuştur, ama öyle söz konusu edilecek kadar olmamıştır. Çok az sayıda olmuş olabilir. Şöyle olmuştur, gece karanlığında yanlışlıkla atmıştır ve arkadaşını vurmuştur. Çünkü gece muharebeleri çok kritiktir.

Hep birlikte güldüğümüz anı...

Gerginlikte güldüğünüz durumlar oldu mu?

Bir gün bir tepede arkadaşlarla oturuyoruz. Bir anda yakınımızda makineli tüfek atışı oldu. Hepimiz bir anda dağıldık. Ani bir darbenin psikolojik reaksiyonu. Hep güleriz, “Yahu o tepede ne olmuştu” diye. Meğer, bir arkadaşımız bir karaltı görmüş ve üzerine makineliyi boşaltmış. Bazen de düşman telsizlerinden dinlediğimiz konuşmalara gülerdik. Adam bağırır, “Yahu Yorgi biz burada 60 kişiyiz, yine 10 kişilik ekmek gönderdin. Bizi açlıktan öldüreceksiniz...”

Hava sıcaklığı gölgede 40 dereceyi buluyordu.

En büyük sorun su oldu

EÇ:  Yemek işini nasıl çözümlediniz cephede? Cephede yemek pişirmeye mi başladınız?

BD: Tabiî... Bizim tümenin sahra mutfakları vardı. Sahra fırını vardı. Hemen fırını ve mutfakları kurduk. Türkiye›den erzak getirmeye de başladık. Bazı erzak da mücahitlerimizin yardımıyla ya onların depolarından ya da Kıbrıs’ta başka yerlerden sağlandı.

EÇ:  Yeme içme konusunda en büyük sorun ne oldu?

BD: En büyük sorun “su” oldu... Hatta su ve sıcak olmuştur diyebilirim. Çok sıcaktı, çok... Gölgede 40 derece ve rutubetli bir sıcaktı. Temmuz ve ağustos aylarında savaşıyorsunuz. Bir matara suyu bir dikişte içtiğim çok olmuştur ve yine de doymamışımdır. Bütün kıtalar da en büyük sıkıntıyı bu yüzden çektiler.

-BİTTİ-