Türk edebiyatının en önemli kalemlerinden Nedim Gürsel, son olarak Yalnızlığın Yarattığı Yazar Sait Faik ile okurlarının karşısına çıktı.
Gürsel, kitabıyla ilgili "Biyografik öğelerden yola çıkarak çözümlemeli yöntemle yer yer yazılmış bir deneme diyebiliriz" tanımlamasını yapıyor.
Sait Faik'in kendisi için bir usta olduğunu belirten Gürsel, yazarın hayatıyla kendi hayatının kesiştiği noktalarda dolaştırıyor okuru.
Kitabı okurken kendimizi kah Fransa'da buluyoruz, kah Beyoğlu'nda aylak aylak gezen Sait Faik'le özdeşleşiyoruz...
Kitap, kentin yıllar içerisindeki kötü değişimini de okurlara yansıtıyor.
Bir zamanlar edebiyatçıların, muharrirlerin, müzisyenlerin, ressamların gezindiği Beyoğlu'nun şimdiki haline bakıp üzülmemek elde değil.
Gürsel, bu değişim için "Bu kentsel dönüşüm denilen süreçte acube bir kent, dikeyine bir kent ortaya çıktı" ifadelerini kullanıyor.
Kayıt Dışı'nın bu bölümünde ağırladığımız Gürsel ile hem Sait Faik'i, artan muhafazakarlaşmayı, kentsel dönüşümü konuştuk...

Fotoğraf ve video: Kubilay Altuğ / Kurgu: Korhan Topçuoğlu
Sait Faik'in yalnızlığını nasıl tarif edersiniz?
Bu Sait Faik'in öykülerinden birisinin başlığı. O 'Yalnızlığın Yarattığı İnsan' diyor. Ona atıfla ben de bu kitabın başlığını Yalnızlığın Yarattığı Yazar Sait Faik koydum. Yazma eylemi yalnızlık gerektiren bir eylem. Yazar sözcüklerle beyaz kağıdın karşısında ya da bilgisayar ekranının karşısında yalnız ve hayal gücünden yola çıkarak dil içinde bir etkinlik gerçekleştiriyor. Bunu yaparken yalnız. Halbuki ekip çalışması gerektiren sanat dalları var. Tiyatro gibi, sinema gibi... Biraz o yalnızlık burada söz konusu ama asıl Sait Faik'in deyimiyle söylemem gerekirse 'kavun acısı' bir yalnızlık var. O da karşılıksız aşktan doğan bir yalnızlık. En azından Sait Faik'in hayatında bu böyle. Biseksüel diyebileceğimiz bir yapısı var Sait Faik'in... Eşcinsel bir yönü de var. Tabi toplumun hoş görmediği bir eğilim olduğu için, en azından o yıllarda, bunun da sıkıntısını yaşayan bir yönü var Sait Faik'in. Onun yapıtını ve kişiliğini temellendiren özelliklerden biri flâneur dediğimiz, aylak gezer diye kitabımda altını çizdiğim bir yönü olması. Bu aylaklık aslında hiçbir şey yapmama anlamında değil, çünkü Sait Faik bu aylak gezmelerinden yola çıkarak, ortaya çok özgün bir yapı koydu. Özellikle Alemdağ'da Var Bir Yılan, ki beni çok etkileyen bir kitaptır, orada bir anlatıcı İstanbul'da geç bir vakit dolaşır. Biraz fantastik öğeler de vardır o öykülerde. Kaybettiği bir aşkın izindedir aslında. O tür bir yalnızlık da söz konusu. Bütün bu yalnızlıklar bir araya gelince bir izlek oluşturuyor. Ben Sait Faik'in yapıtını keşfettiğimde Galatasaray Lisesi'nde yatılı öğrenciydim. O zaman Mehmet Fuat'ın yönettiği dergide öykülerim yayınlanıyordu. O öykülerimden birinin başlığını da Senin Adın Yalnızlık koymuştum. Biraz Sait Faik'e atıfla...
Bu kitapta kentin değişimine de çok atıfta bulunuyorsunuz. Kent artık aylak insan olma imkanı tanımıyor. Buna katılır mısınız?
Kesinlikle katılıyorum. Bir kere yerel seçimlerin arifesindeyiz, dolayısıyla gündemde olan bir konu. Sait Faik'in ölümünden bu yana İstanbul çok değişti. Bu kentsel dönüşüm denilen süreçte acube bir kent, dikeyine bir kent ortaya çıktı. Bugün Sait Faik, böyle bir kentte herhalde dolaşamazdı. Çünkü kaldırım yok, yayalara yaşama hakkı yok. Maalesef 15 milyonluk bir megapol oldu İstanbul. Sait Faik'in öykülerinden tanıdığımız İstanbul'dan çok başka bir kente dönüştü. Zaten ben de bu siyah beyaz kareler gibi gördüğüm Sait Faik'in İstanbul'unda, onun güzergahını anlatmaya çalıştım. Eski tarihsel yarımada dediğimiz kentle sınırlı aslında Sait Faik'in İstanbul'u... Tabi Adalar da var, Beyoğlu da var. Daha çok da Galata, Eminönü var. Surdışı diye bir öyküsü var örneğin, orada kırsal alana gitmiş gibi yazıyor. Dolapdere, tam kent değil. Hatta kentin içinde derme çatma, bahçesi olan konutlar söz konusu. Sait Faik'in bu İstanbul'u artık yok. Beylikdüzü bir yer var mesela...
SAİT FAİK İLE ÖZNEL BİR DİYALOG KURMAK İSTEDİM
Bu kitap biyografi de değil, deneme de değil... Sizin için nasıl bir figür Sait Faik?
Doğru bu tanımlama... Benim Sait Faik üzerine yazdığım kitap, bir biyografi değil. İnceleme de değil. Biyografik öğelerden yola çıkarak çözümlemeli yöntemle yer yer yazılmış bir deneme diyebiliriz. Burada bir yazarın ustasıyla diyaloğu da söz konusu. Benim onun yapıtına yaklaşımım, onun dünyasını keşfetmem, özellikle Fransa'da Grenoble günlerinin izini sürmem, bu Paris'teki son 5 gününü anlatmam kitabımın öznel boyutu olduğunu da gösteriyor. Sait Faik, önemli bir yazar. Sadece benim için değil birçok yazarı etkilemiş bir yazar. Ama ben onla böyle öznel bir diyalog da kurmak istedim, çünkü onun izini sürerken hayatının içinde de dolaştım biraz. Onun çektiği yalnızlığı, yaşadıklarını bir parça paylaşmak istedim. Ben de yaşadım diyemem, çünkü ben başka bir kuşağın yazarıyım. Kaygılarım Sait Faik'in kaygıları değil, eğilimlerim onun eğilimleriyle her zaman örtüşmüyor ama onu anlamaya ve bugünden ona bakmaya çalıştım.
Sizin adınıza nasıl bir keşif süreci oldu Sait Faik'in hayatında dolaşmak?
Ben bir kere çok küçük yaşımda babamın kitaplığında, babam Orhan Gürsel Fransızca öğretmeniydi, bulmuştum. Bazı öykülerini pek anlamadan okumuştum 12-13 yaşlarında. Daha sonra Galatasaray Lisesi'nde keşfettim Sait Faik'in öykücülüğünü ama sonradan onu biraz Fransa'dan tanıtmak istedim. Bazı öykülerini Fransızcaya çevirttim. Örneğin Yılan Uykusu'nu ve Kalinikhta'yı... Le Monde gazetesinin pazar ekinde yayınlanmıştı bu öyküler. Yazarlık hayatım boyunca diyebilirim ki, Sait Faik'e döndüğüm dönemler oldu. Aradan uzun yıllar geçti, ben kendi yapıtlarımı ve romanlarımı yazdım. Sonra tekrar Sait Faik'e dönme gereği duydum. Türk edebiyatına getirdiği yeniliğin yanı sıra, yasaklarla da çarpışmış bir yazar. Bir etik anlayışı var. Muhafazakar etiğe uymayan bir anlayış. Bunun bedelini ödemiş bir yazar. Fransa'yla olan ilişkisi... Bir yazısında "Beni kendime Andre Gide alıştırdı" diyor. Buradaki kasıt bence eşcinselliği. Başka türlü de yorumlanabilir. Bunlardan yola çıkarak Sait Faik portresi çizmek istedim. Aynı zamanda İstanbul'un sıradan insanlarını, Burgazada'da olabilir, dolaştığı semtlerde olabilir, o kadar güçlü bir gözlem gücüyle karakterlere dönüştürmüş ki, burada bir büyü var. Onu anlamaya ve okurlara iletmeye çalıştım. Bir çeşit o da Nazım Hikmet gibi insan manzaraları çiziyor aslında. Fazla siyasi ideolojiye girmeden yapıyor bunu.
Aydın düşmanlığını Sait Faik'in "Ben lüzumsuz adamım" tanımıyla düşündüğünüzde nasıl bir fikir canlanıyor?
Tuhaf bir biçimde güncelliği olan bir konu bu. Günümüzde siyasi iktidar aydınları, yazarları, sanatçıları küçümser bir eğilimde. Bazı yöneticilerimiz "sanatçı müsveddesi" bile diyebiliyor. Böyle bir ortamda Sait Faik'e dönersek, onu aylak, işe yaramayan birisi olarak gören anlayışla, sanki bugünkü siyasilerimizin söylemi bir yerde birleşiyor. Oysa Sait Faik çok büyük bir yazar. O aylak dolaşmalarının sonunda ortaya bir yapıt koyabilmiş. Fakat o dönemde yazarlığı ile geçinme iddiasında olduğu için kimse tarafından da itibar görmemiş. Çünkü "Yazarlık diye bir meslek olabilir mi?" diye insanlar sürekli sorgulamışlar ve olamayacağına karar vermişler. Bir öyküsünde meyhanede konuşurken, masa arkadaşı "Ne iş yaparsın?" diye soruyor. Sait Faik de, "Bir iş yapmam" diyor. Karşısındaki üsteleyince "Yazı yazarım" diyor. Arkadaşı "Katip misin?" diyor. Yazı yazmak onların gözünde katiplik ya da arzuhalcilik. Bunun bedelini ödemiş ve bu konuda "Ben öykülerimle geçinebilirim" demiş. Yaşar Nabi Nayır'dan da her öykü için 5 papel alma iddiasında. Ama pasaportuna işsiz diye yazılıyor. Bunun üzerine çok öfkeleniyor ve bir söyleşisinde bunun onda uyandırdığı sarsıntıyı da dile getiriyor.
Siz eski dönemleri hatırladığınızda neleri hatırlıyorsunuz?
Benim kuşağım dünyayı değiştirme iddiasında bir kuşaktı. Sait Faik'e göre daha fazla ideolojik konumdaydı. Ben de 20 yaşlarındaydım. Kitapta da söylediğim gibi, "20 yaşındaydım ve 20 yaşın hayatın en güzel çağı olduğunu kimse bana söyletemez." Çünkü 12 Mart muhtırası geldi. O zaman yayınlanan Halkın Dostları dergisinde Gorki ve Lenin üzerine yazdığım bir yazıdan dolayı askeri mahkemede yargılandım. Paris serüvenimin başlangıcı da budur. Benim Fransa'ya gitmem bir seçim değil, zorunluluktu. Siyasetin daha fazla edebiyata yansıdığı bir ortamda ben yazarlık hayatına atıldım. Daha sonra da Sorbonne Üniversitesi'nde doktoramı bitirip Türkiye'ye döndükten sonra Fransa'ya yerleşmek gibi bir niyetim yoktu. 12 Eylül darbesi geldi bu sefer. Orada iki kitabım da toplatıldı, 159'uncu maddeden. Kadında müstehcenlikten... Bu gidişte ceza kanunu da ezbere bilme durumundaydım. O dönemde bir atmosfer vardı. Ama bu askeri darbelerle demokrasimiz yara aldığı için bir yerlere gidemedik. Bugün geldiğimiz yer de çok parlak değil, çünkü demokratik değerlerin hiç sayıldığı, hukuk devletinin olmadığı bir ortamda yazmak durumundayız. Düşünce özgürlüğü alanında da fazla yol alamadığımızı düşünüyorum. Böyle bir ortamda Sait Faik'in güncelliği şu; yasaklarla çarpışarak, Ece Ayhan'ın deyimiyle tüzüklerle çarpışarak kendine yer edinmeye çalışan bir yazar. Bunun bedelini ödemiş. O anlamda da yalnız. Sait Faik'in yalnızlığını çoğul olarak görmemi gerekiyor. Benim ilk öykümü Vedat Günyol, Yeni Ufuk dergisinde yayınlamıştı 1967 yılında. Öykünün adı da Yolculuk'tu. Sait Faik'in son öyküsü Kalinikhta'yı da Vedat Günyol yayınlamıştı. Bana ilk Sait Faik'ten söz edenlerden birisi de odur. O zamanın parası da, bana telif olarak, 17 yaşındayken 10 lira ödemişti. Ferhan Şensoy ile Çiçek Pasajı'nda telif paramı içe içe bitirememiştik.
SAİT FAİK İKTİDARA OYNAMAMIŞ BİRİSİ
"Seni en iyi biz anladık Sait Ağabey, adına törenler düzenleyenler değil" derken kime sitem ediyorsunuz?
Sait Faik bir yazar olarak edebiyat alanında yalnız kalmış birisi. İktidara oynamamış. Her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da bir iktidar mücadelesi var. Bu iktidar aynı zamanda kurumsallaşmayı da getiriyor. Ona bağlı olarak da bir söylem geliştiriyor. Bu söylem alışılmış değerleri benimsemeye yol açan bir söylem oluyor. Halbuki Sait Faik'in duruşu bunun tam tersi. Marjinal bir duruş. Ona bir atıf... Şimdi aradan uzun yıllar geçti, ama Sait Faik Ödülü bir dönem çok da Sait Faik'in öykücülük anlayışıyla bağdaşmayan yazarlara verildiğini biliyorum. Buradan "Sana verilmedi" diye böyle söylüyorum diye düşünmeyin. Ben bazı ödülleri aldım. Sait Faik ödülü bana rastlamadı ama bu ödülün bu kadar yıldır verilmesi iyi bir şey. Adına verilen yazarın anlayışına yakın yazarlara da verilebilir. Biraz da ona bir sitem.
SAİT FAİK BİSEKSÜELDİ
Sait Faik'in çocuklara yönelik ilgisi nasıldı?
Burada bir sıkıntı ve temel bir sorunsal var. Az önce söyledim, Sait Faik biseksüeldi. İki cinse da arzu duyuyordu. Ama delikanlılara biraz daha fazla ilgi duyduğu anlaşılıyor. En azından öykülerine bu büyük ölçüde yansıyor. Bazen doğrudan, bazen dolaylı olarak... Dondurmacının Çırağı'ndaki şu alıntıyı okumak isterim; "Çocuklarla balığa çıkmak istiyorum. Dondurmacının çırağı ile akşamüstü dondurma yerken konuştuğum zaman, deli divane oluyorum. Yalnız dondurmanın nasıl yapıldığını öğrenmek için onlarla konuştuğumu, ahbaplığımın yalnızca bunun için olduğunu, bu kadar saf bir niyetten hareket ettiğimi söyleyecek değilim. Bu bapta hiçbir şey söyleyecek değilim. Yalnız şunu, onlarla konuşmaktan haz duyduğumu söyleyeceğim." Ben onu şöyle açtım; söz konusu yetişkinler olmadığı için, bu "hazzın" platonik bir eğilimden öteye geçmediğine inanmak istiyorum. Şöyle bir cümlenin etkisini de üzerimden atabilmiş değilim, "Köstence dönüşü bir gemici çocuğunu karanlık güvertede başım dönerek öpmüştüm." Şimdi, cinsel tercih insanın temel haklarından biri. Birçok toplumda öyle görülmüyor ne yazık ki, ama ben öyle görüyorum. Fakat iş reşit olmayan çocuklara yönelik bir cinsel tercihse, burada bir yasal sınırlama söz konusu. Bunu polemik yaratmak için kitabıma koymadım. Sait Faik'in bu tür eğilimleri, onun varoluşunu ve yapıtını belirleyici öğelerinden... Es geçmek mümkün değil. Orada bir sıkıntı var. Sonuçta Sait Faik'in özel hayatı beni çok fazla ilgilendirmiyor, yapıtına yansıdığı ölçüde bununla ilgilenmek zorunda hissettim kendimi. O yüzden bu konuyu da kendimce ele almaya denedim.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Kültür alanında başarılı olamadık" söylemini nasıl değerlendirirsiniz?
Galiba katıldığım tek sözü bu. Kendisini muhafazakar ve giderek İslamcı olarak tanımlayan aydın kesimi öylesine bir batı düşmanlığı tezi geliştirdi ki, buna katılmak mümkün değil. Edebiyat evrensel bir olgu. Hangi çağda yaşıyoruz? İlle de yerli olacak, milli olacak diye ısrar edersen, tabii geliştiremezsin bir kültürü. Kültürler kendi aralarında ilişki kurarak, birbirlerinden etkilenerek gelişirler. Bu etkileri sen yok sayarsan ya da önlemeye çalışırsan tabii ki cılız bir kültür ortaya çıkar. Gelişmez... Özellikle yaratıcı alan, sanat alanı, edebiyat alanı milliyetçiliği, yerliliği kaldıracak bir alan değil. O yüzden sayın cumhurbaşkanımıza "Günaydın mösyö" demek isterim. Bunun farkına varmış olması ve dile getirmesi bence önemli ve doğru bir tavır. Bunu geliştirmek için "İlle yerli ve milli olmalı edebiyatımız" diyemezsin. Hem o hem bu olmaz. İletişimin bu kadar geliştiği bir dünyada bu tezin hiçbir geçerliliği olmadığını düşünüyorum. Edebiyat evrensel bir etkinlik. Bunun ilk farkına varan edebiyatçılarımızdan birisi de Sait Faik... Bu dünyaya açılımı, insanlara yaklaşımı, hümanist anlayışı Sait Faik'te görüyoruz...