15 Şubat 2002. Soğuk bir gün. Kahvehanede bulunanlar, içeriye giren 4 kişiden 3’ünün yabancı olduğunu anlamıştı. Sobanın başında olanlar soğuktan adeta donmuş vaziyette olan yabancılara yer gösterdi. Garson, yeni gelenlere çaylarını uzatırken “İçin için ısınırsınız” dedi. Yabancılar garsonun ne söylediğini anlamadılar ama çaylarını aldılar.
Van’ın Gürpınar ilçesi sakindir. 3 yabancının bu kışta-kıyamette ilçeye gelmesini de yadırgadılar. Onları bazıları kaçakçı sandı. Kahvenin bir köşesinde gelen yabancıları göz ucuyla izleyen kişi, çayını içtikten sonra kalktı. Yabancıların yanına yaklaştı. Hiç konuşmadı. Yabancılara bakarken gözü çantalarına takıldı. Kim bilir içlerinde neler vardı.
BİR KIŞ GÜNÜ VAN’DA TANIŞILDI
İhbar edilmiş, polis kahvehaneye gelmişti. Çantada ise Türk ve yabancı şahıslar adına düzenlenmiş sahte pasaportlar, sahte nüfus cüzdanları, pasaport düzenlemekte kullanılan sahte mühür, kaşe ve harf klişeleri, irtibat olarak verilen telefon numaraları, bomba yapımının formüle edildiği değerlendirilen Arapça-Farsça bazı dokümanlar çıktı. Olayın boyutu Gürpınar polisini aşıyordu. Durum üst makamlara bildirildi.
İran üzerinden Türkiye’ye kaçak giriş yapan yabancıların, Türkiye üzerinden Irak’a geçecekleri anlaşılmıştı. İşte o yabancılar, onların sorgularından elde edilen bilgiler ve bunun üzerine başlatılan operasyonlar İmamlar Birliği örgütünün Türkiye ayağının ortaya çıkarılmasını sağladı. O yabancılar mı? Onlar da bir akşam üstü uçağa bindirildi ve Ürdün’e gönderildi. İşte, Türk güvenlik birimleri El Kaide ile böyle tanışmıştı.
İLİŞKİ, CİHAD BÖLGELERİNDE BAŞLADI
Usame Bin Ladin’in öldürülmesiyle, ABD çok ciddi bir düşmandan kurtulmuş gibi gözükmüştü. Ama, Ladin, yüksek bir idealin dönemsel bir lideriydi. İdeal, varlığını ve canlılığını sürdürdüğü sürece başka Ladin’lerin çıkma ihtimali yüksekti. Çünkü, El Kaide’nin yürüttüğü dava, Bin Ladin’in kişisel davası değil, onlara göre 1,5 milyar nüfuslu İslam aleminin davasıydı. Bu davaya katılımcılar olmasa bile İslam ülkeleri şekilleninceye kadar, eylemler sürecekti.
Türkiye, El Kaide’nin hedefleri arasındadır. Teröristler, Türkiye’yi “geçiş”, “dinlenme” ve “lojistik merkez” olarak kullanıyor. Geçmişte “Cihad Bölgesi” olarak adlandırılan Afganistan, Bosna-Hersek, Çeçenistan, Irak’ta ve son olarak Suriye’de başlayan dostluklar sayesinde, yabancı teröristler Türkiye’de kolayca kendilerine destek olacak kişileri buluyor. Onlar, birbirlerini “kod” isimleriyle tanıyorlar. İlginçtir, kod isimler genelde çocuklarının isimlerinden oluşuyor.
BOMBA YAPIMINDA KULLANILDIĞI ÖĞRENİLDİ
Türkiye, inanç ve kültür yapısı itibariyle El Kaide elemanlarının kolaylıkla uyum sağlayabileceği bir ülke. Bu nedenle, El Kaide elemanları, Türkiye’yi bilgi-belge ve lojistik ihtiyaçlar açısından rahatlıkla kullanacağı anlaşılmış, örgüt açısından Türkiye, hedef ülkelerden birisine dönüşmüştü.
Gürpınar’da yakalanıp gözaltına alınan El Kaide militanlarının çantalarından çıkan Arapça dokümanlar incelendiğinde, o güne kadar Türk polisinin bilmediği durumla karşılaşıldı. O dönemde Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevinde bulunan Sabri Uzun, SÖZCÜ’ye şunları anlattı:
“Arapça yazılı dokümanlar arasında, şekerden nasıl bomba yapılacağı yazılıydı. Polis Teşkilatı olarak şekerden bomba yapıldığını o zamana kadar bilmiyorduk. Van Üniversitesine o belgeleri gönderip yazıları ve bomba yapımıyla ilgili açıklamaları incelettirdik. Uzmanlar, şekerden bomba yapımı yöntemi olduğunu söylediler. Biz şekerden bomba yapılabileceğini o zaman öğrendik. Daha sonra şekerle bir ürünü (Adını güvenlik nedeniyle açıklamıyoruz) bire bir ölçüde karıştırıp yoğurmak, sonunda bunu kurutmak suretiyle dinamit lokumu gibi patlayıcılar elde edildiğini belirledik. Daha sonraki dönemlerde bunlardan çok yakaladık. “
DERS ÇIKARILACAKTIR
Yaklaşık 6 yıl İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevini yürüten Sabri Uzun döneminde, başta Tekir Yaylası operasyonu olmak üzere önemli operasyonlar gerçekleştirilmişti. Sadettin Tantan’ın İçişleri Bakanlığı döneminde, başta Hizbullah olmak üzere büyük operasyonlar gerçekleştirilmişti. Hizbullah örgütünün mezar evleri, işkence yöntemleri, Konca Kuriş’in öldürülüşüne ilişkin görüntüler kan dondurmuştu.
Yalova’da üç polis memurumuzun şehit edildiği operasyonla ilgili eksiklikler, aksaklıklar inceleniyor. Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz. Terörle mücadele konusunda deneyimi olmayan gece bekçisinin operasyon sahasında bulunması hayli yadırgandı. Benzer aksaklıkların yaşanmaması için bu olaylardan polis mutlaka ders çıkaracak, bu tür operasyonlarda özel yetiştirilmiş timlerin görev almasının önemi anlatılacaktır.
CAMİ, CEZAEVİ, CEM ETME
Radikal dinci örgütlerle ilgili uzman isimler, bu konuda daha önce hazırlanan raporlarda hep “3-C” yapılanmasından söz ediyor. Bu yapılar daha çok camilerde örgütleniyor. Buna bağlı olarak Kur’an kursları hatta kendi okullarını açıyor. Yani 3-C’den birisi cami faaliyetleri.
Cezaevi faaliyetleri örgütün orada taraftar kazanma yöntemlerinden birisi olarak yıllarca sürdü. Son yıllarda oda sistemine geçilmesi nedeniyle cezaevi faaliyetlerinde istediği başarıyı elde edemiyorlar. Yeni taraftar kazanmada cezaevleri yine de örgüt açısından önemli.
Üçüncü örgütlenme biçimine de Cem etme yani yardım toplama deniliyor. Örgüt, yardım toplama faaliyetlerinde dini kullanıyor. Elde edilen paralar yine örgütlenme faaliyetlerinde kullanılıyor.
Bu ayaklar kesilmedikçe örgüt hep varlığını sürdürecek, Yalova gibi örgütler açısından “tatil yeri” olarak görülen yerler de büyümeye devam edecekler.
Milletimiz açılımı meşru görmüyor
İYİ Parti lideri Müsavat Dervişoğlu, çözüm sürecinin tıkandığını belirterek, bunun en büyük nedenin de ‘hayrı ve şerri’ ayırmasını bilen milletin itirazı olduğunu söyledi. Dervişğolu, sürecin dünyada benzeri olmayan bir yöntemle yürüdüğünü belirterek, “İktidar ortakları durumu millete anlatamıyor” dedi.

İYİ Parti lideri Müsavat Dervişoğlu, Saygı Öztürk’ün sorularını yanıtladı.
- Sizce 2025 yılının en önemli olayı neydi?
2025 yılında tek bir olay öne çıkmıyor. Hareketli bir yıl oldu. “Terörsüz Türkiye” diye ambalajladıkları süreçte yaşananlar çok önemliydi. Türk milleti kimler kimlerle beraber gördü. Bir teröriste “Kurucu önder” bile dendi. Türk milletinin tartışılmazları tartıştırıldı. Bu yanıyla süreç 2025’in en önemli olaylarından biriydi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ile başlayan operasyonlar da geçen yıla damga vurdu. Siyasetçilerin, gazetecilerin, sanatçıların, iş insanlarının, gençlerin, sokak röportajında konuşan vatandaşların gözaltına alındığı, tutuklandığı, adaletin sarsıldığı bir yıl olarak hatırlayacağız 2025’i. Ve milletimizin daha da yoksullaştığı bir yıl olarak hatırlayacağız.
DÜNYADA BENZERİ YOK
- İkinci çözüm sürecine ilk günden itibaren karşı çıktınız. Bugün baktığınızda tabloyu nasıl görüyorsunuz?
Bu tür işler devlet aklı ile yürütülür. Toplumsal uzlaşı ile ilerler. Belli şartları vardır. Bu şartların büyük bölümü de terör örgütü ile ilgilidir. Dünyada bazı örnekleri var. Ancak Cumhur koalisyonunun yaptığının bir benzeri daha yok. Çünkü ortada devlet aklı yok.
İlk karşı çıkış gerekçemiz buydu. Çünkü bu tür işler, “Ben istedim oldu” diyerek yürümez.
Milletimizin, devletimizin acıları var, yaraları var. Bunları görmezden gelip, büyük bir milletin terör örgütünü barış güvercini olarak kabullenmesini bekleyemezsiniz. Milletin onayı olmazsa da bu işler yürümez.
SİYASİ PAZARLIK VAR
AKP, MHP, DEM üçgeninde oluşturulmuş, İmralı ve Kandil’in yol göstericiliğine sığınmış mevcut süreç, meseleyi toplumsal mutabakat yerine, kapalı devre bir siyasi pazarlığa hapsediyor.
Devletin doğru muhataplar seçtiği, kapalı kapılar ardında yürütülmeyen, silahlı örgütleri ve ideolojik yapıları meşrulaştırmayan, devleti terör örgütüyle eşitlemeyen doğru bir bakış açısına ihtiyaç duyulduğunu söylüyoruz. Bu işler, ancak ve illa devlet aklıyla yürür. Devletin hafızası, tecrübesi, koşulların doğru analizi ile adımlar atılır.
Yani öyle koalisyon ortağınızın çıkıp, “Öcalan Meclis’e gelsin, konuşsun, silah bıraktıklarını ilan etsin. Umut hakkından da sonuna kadar yararlansın” deyince her şey süt liman olmaz.
Aksine, bu, milleti hiçe sayan, dolayısıyla işleri daha da karmaşık hale getiren bir adımdır. Nitekim öyle de oldu. Teröristbaşını Meclis’e davet etmek millete hakaretti. Sadece biz değil, milletimiz de başından bu yana bu sürece karşı.
Bakın, “Türkiye terörden kurtulsun mu?” diye sorduğunuzda, bu ülkede hangi aklı başında insan “Hayır” der. Ama sözünü ettiğiniz süreç, “Ömür boyu başkanlık için Öcalan’a özgürlük vadediyorsa” işte orada millet dur der. Nitekim yapılan tüm kamuoyu araştırmaları da bunu gösteriyor. İş bu siyasi hesaba geldiğinde milletimizin yüzde 85’i “Hayır” diyor.
Bu muhteşem bir direniştir. Bu süreç, sayın Erdoğan’a ömür boyu başkanlık karşılığında Öcalan’a özgürlük vadediyordu. Terörü sonlandırmaktan öte, şahsi siyasi ikbali dizaynı amaçlıyordu. Meclis’te anayasa değişikliği yapabilmek için DEM oylarına duyulan ihtiyacın, eriyen cumhur koalisyonu oylarını DEM oylarıyla telafi etmenin adımıydı.
PKK, Kürtlerin temsilcisi değil
- PKK hiç mi muhatap alınamaz?
Teröristbaşına “Kurucu önder” diyebilecek kadar şuursuzlaşan bir akıl, devlet aklı olamaz. Öyle bir dil ve yöntem kullandılar ki, PKK’yı bütün Kürt’lerin temsilcisi haline getirmeye kalktılar. Türkiye’de, “Kürt sorunu” varsa, çözümünde muhatabınız PKK değildir, Kürt’lerdir. Ve PKK da Kürt’lerin temsilcisi değildir. Siz terörle müzakere eder, Öcalan’ı meşru temsilci pozisyonuna oturtursanız, iş içinden çıkılmaz hale gelir. Bizim karşı çıkış gerekçemiz de uyarımız da buydu. Nitekim, Cumhur koalisyonu ortaklarının hazırladıkları süreç raporu, bizim uyarılarımızın özeti gibi.
Teröristbaşı daha ilk cümlede Lozan dedi
Hatırlayın, teröristbaşının ilk açıklamasında mutabık kaldılar. Oysa daha ilk cümlede Lozan’ı yani Türkiye Cumhuriyeti’nin tapu senedini hedef aldı. Güya mutabıklardı ama komisyoncu partilerin hazırladıkları raporlar ortada “Beş benzemez” var. Hiç kimse PKK ve Öcalan canisi marifetiyle Kürtleri pazarlık unsuru yapamaz ve terör örgütüyle eşitleyemez. Yüzde altmışından fazlası Ankara’nın batısında yaşayan Kürt kardeşlerimiz ayrılık istemiyor. Bu insanların yeri pazarlık masaları değil, milletin kalbidir. Sorunu doğru tarif edemedikleri için, isabetli çözüm de öneremiyorlar. Çözüm de milletimize refahı, adaleti ve eşitliği sunmaktır.

Halkımıza açlığı reva gördüler
Siz yılların gazetecisisiniz. 10 yıl öncesine kadar asgari ücretin bu kadar haber olduğunu hatırlıyor musunuz? Çünkü artık asgari değil, ortalama ücret oldu. Bu yıl, içinde işçi sendikalarının olmadığı bir komisyonda asgari ücreti belirlediler. Açlık sınırı 30 bin lira. Bekar bir çalışanın aylık yaşam maliyeti 40 bin lira. Yoksulluk sınırı yaklaşık 100 bin lira.
Bu şartlarda asgari ücreti 28 bin 75 lira olarak belirlediler. Bu bir utanç vesilesidir.
Bu vatandaşın açlığa ve sefalete mahkum edilmesidir. Millete, terör ekonomik sorunlardaki en büyük etkenlerden diyor, sonra gidip o etkenle masaya oturuyorlar.
Türkiye’de hiçbir ekonomik kriz 8 yıl sürmemiştir. Artık 9’uncu yılındayız. Bunun sebebi olan iktidar, bazı yükleri de devletin omuzlarına almak zorundadır. Çarşıyı, pazarı, mutfaktaki yangını görmüyor, duymuyorlar.
İktidar itirazı gördü, yavaşladı
- Sizce millet bu sürece nasıl bakıyor?
Bugün geldiğimiz noktada, milletin itirazını gördüler. Milletimiz, hayrı ve şerri ayıracak ferasetin sahibidir. Eli kanlı bir katile övgüler dizilmesine, Meclis’te lehine slogan atılmasına, kurucu önder diye tarif edilmesine, Lozan’dan başlayarak Cumhuriyetimizin değerlerinin tartışılmasına rıza göstermedi, göstermiyor. O yüzden, sürecin tıkanmasının nedeni, terör örgütünün kaypaklığı, iktidarın şaşkınlığı kadar, milletimizin tavrıdır. Zaten bizim güç aldığımız da bu milli duruştur. Nitekim koalisyonun ortağı sayın Bahçeli, DEM’lilerin sözünün altına imzamı atıyorum dedi, fakat hazırladıkları raporla İYİ Parti’nin ve Müsavat Dervişoğlu’nun sözlerinin altına imza attılar. Onları buna iten de milletimizin duruşudur.
AT İMZAYI SAL APO’YU!
Bakın bugün öyle bir noktaya geldik ki, iktidar ortakları durumu, kimseye izah edemiyor. On binlerce şehide, gaziye yaş döken gözler, “Bunları da mı görecektik?” diyor. Başından beri dikkat çekiyorum.
Sayın Cumhurbaşkanı madem bu kadar hevesli, elini taşın altına koysun diyorum. Yetkisi var. Atar imzayı salar Apo’yu! Peki neden yapmıyor. Çünkü Türk milletinin bu işi meşru görmediğini biliyor. O yüzden milletin meclisini suç ortağı yapmaya kalktılar.
Bir imzayla halledebilecekleri işleri kurdukları komisyonla meşrulaştırmak istediler. Kendi ‘evet’lerini, bizim ‘hayır’larımızla meşrulaştırmak istediler. Bunu gördük ve o komisyona katılmadık. Sonra milletin meclisini teröristin ayağına göndererek daha büyük bir suç işlediler. Milletin iradesini teröristin ayağına gönderemezsiniz. Bir kez daha yineliyorum; İhanetin zaman aşımı yoktur!
PKK Suriye’de devletleşiyor
- Dışişleri Bakanı “Yılın sonu yolun sonu” dedi. MHP’li Feti Yıldız da dün “YPG’ye verilen süre doldu” dedi. Türkiye bundan sonra ne yapacak?
PKK tüm unsurlarıyla silah bırakacak diye kandırmaya kalktılar milleti. Nitekim geldiğimiz noktada, örgütün Suriye kolu YPG/SDG federasyondan söz ediyor. Hani silah bırakıyorlardı. Şimdi uydurdukları çözüm, entegrasyon. Bu nasıl bir aymazlıktır? Teröristi ya enterne edersiniz ya da cezaevine entegre edersiniz. Eğer SDG Suriye’nin kuzeyinde fiilî bir “yarı devlet” gibi kalacaksa, iktidarın tavrı ne olacak?