“Ölüm vaaz (uyaran) olarak yeter“ denilir.
“Ölmeden önce ölünüz“ sözüyse hakîm olanların anlayacağı dilden.
Düşünme yolculuğunu ölümle özdeşleştiren filozoflar da var; “Felsefe ölümü tercih etmektir” diyen Sokrates gibi...
Peygamberane bir tavırla, haktan-hakikatten taviz vermeyerek, ölümsüzlüğü elde edebilmek... Şahsiyetlilik, erdemlilik bu olsa gerek.
Bakmayın günümüzde bu denli din satıcılarının çoğaldığına; hakikat yolcularının sayısı, her dönem, iki elin parmaklarını geçmez. Özüyle sözünü buluşturamayanların (fakirlik edebiyatı yapıp, zenginler gibi yaşayan; ölüme güzellemeler dizip, hiç ölmeyecekmiş gibi davranan; çıkarları uğruna, güce ve iktidara yaranmak için kırk takla atan din satıcılarından bahsediyorum) sözleri kendilerine bile ulaşmazken; yüzyıllar ötesinden bazı seslerin bu denli güçlü duyuluyor olması hiç tesadüf değil. Evet, hakikat uğruna Sokrates gibi ölümü tercih edebilmektir ölümsüzlük!
Ölüme Şeb-i Arus (düğün gecesi) nitelemesi yapanları da unutmayalım.
Vuslatı şenlendirenlerdir, iyi yaşayıp, iyi ölenler...
SES bırakanlardır.
SÖZ bırakanlardır.
ESER bırakanlardır.
İnsanlığı geldiği yerden -gerilere değil- bir adım daha İLERİ taşıyanlardır.
Bir icat ile bir buluş ile bir dokunuş ile...
Ölçü mü, gayet açık:
“Ya öğrenen ol, ya öğreten, ya da bunları seven ol, dördüncüsü olma, helak olursun.“

HAYRETİMİ ARTIR

Yedinci yy. âlimlerinden, Semerkantlı filozof, astronom ve matematikçi Esiruddin Ebheri, Kaf Suresi’nin, 6. ayetinin tefsirini yaparken, öğrencilerine Batlamyus’un astronomi (Almagest) kitabını okuturmuş. Bunu hoş görmeyen kaba softalardan biri:
- Müslüman çocuklarına neden bunu okutuyorsun; deyince, Ebheri:
- “Yerleri, gökleri, yıldızları, bitkileri ne güzel yarattığımızı görmüyorlar mı’ ayetinin tefsirini yaptırıyorum!“ diyerek cevap verirmiş.
Öğrenmek ve öğretmek kavramlarına yüklenen içerik önemli...
Hayatı, insanı, varlığı ve kutsalı anlamlandırmak, geçmiş yüzyıllarda olduğu gibi bugün de insanımızın temel sorunu. Ne gariptir ki aykırı açıklamalar daha çok ses getiriyor!
Bütün dikkatlerini insanların dünyasına çeviren hakikat yolcularına çatmayı iş belleyenlerse her dönem görev başında!
Oysa:
“Hayretimi artır”,
“Hayranlığımı artır”,
“Bana eşyanın hakikatini öğret“ vb. dualar, “düşünmeyi” ibadet olarak ortaya koyuyor. “Hayret” ve “hayranlık”, “hayat” ile aynı kökten...
Hayat, canlılık, doğa ve insan; kısaca tüm yaratılış “hayret” edilmeli ki gözlemlensin, araştırılsın. Yapılan çalışmalar sonucunda “hakikat” ortaya çıksın ve “hayranlık” uyansın.
İnsanlık “eşyanın hakikatiyle” buluşsun.
Görüldüğü üzere “iman“ hiç de öyle ucuz değil.
Körü körüne teslimiyeti kimse onaylamaya, hele hele bunu dindarlık diye yutturmaya kalkışmasın.
“Âlimin/bilginin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır” derken Hz. Peygamber, tam da bunu dikkatlerimize sunar.

AKIL VAHİY DİYALEKTİĞİ

Yeni bir şey ortaya koyan insanlara tepkisel tavrın altında, düşünmeme hastalığı yatar.
Ha keşke sadece bu olsa...
Düşünceye ve düşünenlere düşmanlık da söz konusudur.
Din ve bilimi, akıl ile inancı çatıştırarak ve birbirleriyle kavga ettirerek bir yere varılamayacağı kesin. Bu noktada bir diyalektiğe ihtiyaç var.
J.J. Roussea;
“Birleştirilemez olarak telakki edilen, fakat bütün büyük insanların becerdiği bir şey, yani bedeni ile manevi kuvveti, bir bilgenin aklı ile bir atletin gücünü bir araya getirmek, işte gaye budur” der.
Bu dualizmi en iyi gören ve İslam düşüncesinin yeniden doğuşu noktasında önemli tespitler yapan Muhammed İkbal’in şu tespiti de, günümüz Müslümanlarına mesaj yüklüdür:
“Hiç kimse, şüphe götüren prensiplere dayanan fiil ve hareketlerde bulunmak gibi, bir tehlikeyi göze alamaz. Hakikatte işleyişi bakımından, dinin temel prensipleri, akli temele, müspet ilimden daha çok ihtiyaç duyar. Çünkü her iki duygu, aynı kökenden olup, birbirini tamamlarlar. Biri gerçeğin ayrıntılarıyla ilgilenirken öteki bütünü inceler. Yeniden canlanmaları için ikisinin de birbirine ihtiyacı vardır...“

DEMEM O Kİ

İnsanlık çizgisi önemli...
Bugün bunu göz ardı edenlerin, söyledikleri safsatalara, kendilerinin bile inanmadıklarını, hayatlarına bakarak anlayabilirsiniz.
Kendi insanını sömüren sözde din adamları;
Kendi vatandaşını sömüren sözde siyasetçiler;
Kendi adamlarını sömüren sözde sanatçılar...
Sonuç mu? Sonuç ortada!..