Futbol topuna bu kadar kayıtsız kalabileceğimi hiç düşünmemiştim. Yeşil zemin, iki kale, saha içinde 22 insan... Bu oyuna hep yakındım ben. Şimdi tekrar yaklaşmak istiyorum ama hiç kolay değilmiş. Aynı duyguları 1999 felaketinde de hissetmiştim. Hem de 25 Ağustos 1999 akşamı İstanbul’da Galatasaray-Rapid Wien maçını anlatırken...
Canlarımızı yine kaybetmiştik. Artçılar devam ediyordu. Biz, tarihi Ali Sami Yen’de yayın yapıyorduk. Çok zordu, çok...
Dün gece, Trabzonspor-Basel maçını izlerken aklıma bir kez daha geldi o günler. Yine aynı duygular. Futbolcuları düşündüm. Böyle maçlarda oynamak o kadar zor ki. Yok efendim oyun başlayınca futbolcu başka bir şey düşünmez derler. Ben o düşünceye katılmam. Çünkü insan kolay kolay unutamaz. Robot değil onlar.
Dayanışma sözünü hep sevdim. Dün gece, Trabzon, dayanışmanın ne demek olduğunu bizlere yaşattı. Teknik ve taktik yapılanmanın ön plana çıkamadığı, duyguların baskın çıktığı bir ilk yarı izledik. Gayet doğaldı bu.
Trezeguet ile öne geçebilirdik. Oyuna hükmetme isteği, olumlu yönde etki etti. Topa daha çok sahipti Trabzonspor. Eksik olan en büyük parça, net pozisyona girememekti. Basel’in oyun anlayışında ana stratejisi, yenilmeden, işi İsviçre’ye bırakmaktı. Larsen’in golü ve sonrası oluşan duygu seli, yine ön plana çıktı.
Zor şartlarda, bu maçı çıkıp oynayan ve kazanan Trabzonspor’u canı gönülden kutluyorum. Tabii takımı böylesine hazırlayan Abdullah Avcı ve ekibini de ayrı tebrik etmek lazım