
İstanbul’da Bankalar caddesi, elektrik ve aydınlatma aksamlarının merkezidir. Ben de alışveriş için dolaşıyorum. Öğle vakti gelip de etrafta yemek kokuları yükseldiğinde acıktığımı farkediyorum. Öğle saatlerinde bir yere yemeğe gitmek istediğinizde mutlaka o çevredeki esnafa sormanız gerekli, mutlaka çevredeki tüm lokantaları gezmişler, en lezzetlisini bulmuşlardır. Her gün de gitmek durumunda olduklarından buldukları lokanta mutlaka hesaplıdır.

Çeşit çeşit yemekler.
Ben de alışveriş yaptığım dükkanın sahibine soruyorum, bana Galata Kulesi’nin oradaki Güney Lokantası’nı öneriyor, etrafındaki iki kişi de bu öneriyi tasdikliyorlar.
Galata Meydanı çok güzelleşti, turistler için bir cazibe merkezi oldu. Etrafta yemek yenebilecek çok lokanta ve oturup kahve, çay içilebilecek bir çok mekan var. En çok hoşuma gidenler de hediyelik eşya satan dükkanlar. Tabi bu arada Yüksek Kaldırım’daki müzik dükkanlarını da unutmamak lazım.
Ben Alman Lisesi mezunu olduğum için hayatımın sekiz yılı oralarda geçti. Bizim zamanımızda pislik ve çirkinlik merkezi olan yerlerin böylesine güzelleşmesi ne kadar keyif verici. Keşke bizim zamanımızda da böyle olsaydı.
Yazarken bile ağzım sulanıyor
Sarı çizmeli Mehmet Ağa kimliğinde dolanıyorum Galata’da. Bu deyim Osmanlı döneminde etrafta çok miktarda bulunan sıradan insanlar için kullanılmış. Şimdi sarı çizmeli biri dolaşsa hiç de sıradan olmaz. Yasaklarıyla meşhur Dördüncü Murad, Erivan’ı, Bağdat’ı aldığı Doğu seferine çıktığında İran içlerine kadar girmiş. Yeniçeriler, İran’da bir çok kişinin sarı çizme giydiğini görmüşler, çok da beğenmişler, dönüşlerinde yanlarında bol miktarda sarı çizme getirmişler. İstanbul sokaklarında sarı çizmeli yeniçerileri gören halk da bu modadan etkilenmiş, herkes sarı çizme giyer hale gelmiş. Bir süre sonra sarı çizme sıradanlaşmış, herkesin ayağında var olmuş. Mehmet de o dönemde neredeyse nüfusun yarısının ismi olunca çok sık rastlanan sıradan kişilere Sarı Çizmeli Mehmet Ağa denir olmuş.

Mutfak şefi İsmail Erol ve servis şefi Güven Ongun ile.
Ben de Güney Restaurant’a giriyorum, bütün yemeklerin dizili olduğu tezgaha yöneliyorum. Kim ne sipariş veriyor dinliyorum. Bakıyorum millet alışmış, yarım porsiyon, çeyrek porsiyon istiyorlar, böylece çok daha fazla çeşit yiyebiliyorlar. Benim gözüm aç, sofrada çok çeşit olması gerek. İçimi ısıtmak için yarım porsiyon borç çorbası istiyorum, oldukça lezzetli. Çorbanın lezzetine güvenerek tadımlık zeytinyağlı yaprak ve biber dolması, köpoğlu ve barbunya pilaki söylüyorum. Şimdi bu satırları yazarken bile ağzım sulanıyor. Hele o dolmalar müthiş, anlaşılan şef dolmada çok usta. Sıcak yemeklere geçince pazı dolmasını da ekliyorum. Yarım porsiyon somon ve mantarlı pilav söylüyorum. Tadımlık fırında et de getiriyorlar. Et biraz sert, geri gönderiyorum. Somon oldukça lezzetli, yanına beşamel soslu brokoli yakışmış.

Zengin masam
Esnaf lokantası için gayet iyiler
Bence mantarlı pilav bir ustalık eseri, dayanamayıp yarım porsiyonu bire çıkarıyorum. Aslında bir porsiyon daha yerim, ama öğleden sonraki ameliyatlarda uyurum diye korkuyorum. Tatlı olarak kuru incirli fırında sütlaç geliyor, yanında da sade Türk kahvesi. Bir esnaf lokantası için oldukça iyiler.
Yemek sonunda şef İsmail Erol’u tebrik ediyorum, oradan oraya koşuşturup herkesin memnun olması için uğraşan servis şefi Güven Ongun’u da yanıma alıp fotoğraf çektiriyorum.
Sonra da Sarı Çizmeli Mehmet Ağa olarak Galata sokaklarında kayboluyorum.