Geçenlerde sevgili Soner Yalçın’ın Odatv’sinde “Uğur Dündar’a kötü haber” başlığıyla bir haber yayımlandı. Başlığı ilk gördüğümde ürktüm. “Acaba aleyhime yeni bir dava mı açıldı ya da mahkum mu oldum?” diye düşündüm.

Haberi okuyunca biraz rahatladım ama benim için gerçekten üzücü bir haberdi.

Meğer Türkiye’nin ilk 5 yıldızlı oteli olma özelliğini taşıyan, 65 yıllık pırıltılı bir geçmişe sahip Yeşilyurt’taki Çınar Otel, Özbeklere satılmış. Bir süredir işletilmeyen otel, kısa süre içinde boşaltılıp yıkılacakmış.

“Yıkılacakmış” sözcüğü anılarıma adeta zehirli bir ok gibi saplandı.

Nedenini anlatayım:

★★★

Yıl 1961...

18 yaşında, filinta gibi bir delikanlıyım.

Bir yandan okul masraflarımı karşılamak, diğer yandan aile bütçemize katkı sağlamak için yazları çalışmaya karar verdim. Gazete ilanlarına bakarken, Yeşilköy Sahili’ndeki ünlü Çınar Oteli’ne cankurtaran arandığını gördüm. ‘İşte tam bana göre bir iş’ diye düşündüm. Belirtilen gün ve saatte heyecanla otele gittim. Karşıma emekli bir albay olan personel müdürü çıktı. Cankurtaran adaylarına sınavı o yapacaktı.

Mayıs başıydı, hava serin, deniz soğuktu...

★★★

Sekiz cankurtaran adayı, mayolarımızı giyip, iskelede hizaya girdik.

Müdür hedefi gösterdi ve yarış başladı, açıktaki dubaya boy farkıyla ilk ulaşan ben oldum.

İkinci sınav dalıştı. Bu sınavı da kazandım ve otelin cankurtaranı seçildim ‘Hayatımın en güzel yazları’ (1961 ve 62) olarak hafızama yerleşen günler böyle başladı.

Hem okuyor hem de çalışıyordum. Benim için çok önemli bir şeydi bu. Daha o zamanlar hayat kurtarmayı benimsemiştim. İlk mesleğim; insanların canını kurtarmak üzerineydi.

“Ne iş yapıyorsun delikanlı sen?” dediklerinde “Cankurtaranım” diyordum.

★★★

Bembeyaz, kolalı üniformamla işe başladığım ilk yaz, yedi kişinin hayatını kurtardım. Nedense kurtardıklarımın hepsi kadındı!.. Böylece onların kahramanı olmuştum. İskelede yürürken birbirlerine beni gösterip “İşte hayatımı kurtaran genç” diyorlardı.

Ünlü simalarla da ilk kez burada tanıştım. Onlardan biri, taraftarı olmaktan her zaman gurur duyduğum ve ileride adını sevgili oğlum Bartu’da yaşatacağım, Fenerbahçe’nin efsanevi sporcusu Can Bartu’ydu. İki dalda (futbol ve basketbol) milli olan ender sporculardandı.

Spora Fenerbahçe’de basketbol oynayarak başlamış ve altı defa ay-yıldızlı formayı giymişti. Futbola ise gene Fenerbahçe genç takımından giriş yaparak A takıma kadar yükselmişti. Milli Takım düzeyinde hem futbol hem de basketbol oynayan Can Bartu, Romanya maçında kısa süreliğine kaleye bile geçmişti. Futboldaki başarısı artarak sürmüş ve İtalya’da Fiorentina, Lazio ile Venezia takımlarında da oynamıştı. 1962’de Fiorentina ile Atletico Madrid arasında oynanan final maçında forma giymiş ve Avrupa kupalarında final maçı oynayan ilk Türk futbolcu olmuştu. İtalyan taraftarlar tarafından çok sevilmiş ve “Sinyor Bartu” denilerek saygıyla anılmıştı.

★★★

Bir gün otelimizde ilk eşiyle balayı tatilindeki Can Ağabey benden yardım istedi. Parmağından kayıp denizde kaybolan alyansının manevi değerinin çok büyük olduğunu söyledi. Böylece günlerdir kolladığım tanışma fırsatını yakalamıştım. Şnorkel, palet ve gözlüğümü alıp hemen daldım. Lodosun denizin içini karıştırıp bir karış ötesini göremez hale getirdiği bir havada daha ilk dalışta, yüzüğü buldum.

Can Ağabey’in o anda ne kadar sevindiğini sözcüklerle anlatamam...

Vefat edinceye kadar hep ağabey-kardeş ilişkimizi sürdürdük.

Mekanı cennet olsun...

★★★

Cankurtaranlık günlerinde yakından tanıma şansını bulduğum bir başka ünlü futbolcu ise herkesin sevdiği Metin Oktay’dı. Nam-ı diğer ‘Taçsız Kral’, Galatasaray’ın sembolü haline gelmiş bir isim olmasına karşın, efendi kişiliği, tevazuu ve iyi kalpliliğiyle diğer takımların taraftarının da sevgisini kazanmış müthiş bir golcüydü. Oynadığı yılların çoğunda sezonu gol kralı olarak bitirmiş ve attığı gollerle uzun süre “en çok gol atan futbolcu” unvanını taşımıştı.

O da İtalya’nın Palermo takımına gitmeden önce hem İtalyanca öğrenmek hem de tatil yapmak için Çınar Oteli tercih etmişti.

Bir akşam cankurtaranlık mesaimi tamamlayıp işten çıkmak üzereyken Metin Ağabey seslendi. Gece kulübüne gitmek için beklediği arkadaşı Tophaneli Kâmil (Altan) nedense gelmemiş, o da bana, “Haydi gel, felekten bir gece çalalım. Üstelik şanslısın, iki güzel kız yukarıda bizi bekliyor” demişti. Metin Oktay’ın beni mutlu etmek için su gibi para harcadığı o eğlence gecesini hatırladıkça, bir trafik kazası sonucu aramızdan erken yaşlarda ayrılan bu “kral adam” için gözlerim buğulanır. Ama sonra
bir başka anım, adeta bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye başlar.

TRT yıllarıma dönerim ve hazırladığım “İşte Hayatınız” programlarının birinde, “cankurtaran kardeşinin” onun hayatını anlatmış olmasıyla teselli bulurum.

Onun da mekanı cennet olsun...

★★★

Çınar Otel sadece Türkiye’nin ilk 5 yıldızlı oteli değil. 65 yıllık geçmişinde nice tanıklıklar ve nice anılar var. Benim de öyle… Hepsini yazsam sayfalar almaz...

Örneğin merhum Başbakan Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Hanım’ın İstanbul’a her gelişlerinde sürekli kaldıkları otel; değerli Ercan ailesinin sahip olduğu Çınar’dı.

Bilmem geçmişin tanıklarını günümüze taşıyamadığımızın farkında mısınız?

BBC’deki kursumuzda bana televizyonculuğu öğreten Hocam Leonard T. Chase hayatta değil ama Charles Dickens döneminden kalma evi hâlâ dimdik ayakta...

Sevgili Soner Yalçın’a ve Odatv çalışanlarına içten bir teşekkür borçluyum.

Zira “Uğur Dündar’a kötü haber” başlıklı haberle, duygularıma tercüman olmuşlar...