Mustafa Kemal, Suriye’de 7’nci Ordu Komutanı iken ünlü iki rapor kaleme alır. Tarihe, “20 Eylül 1917 Raporu” olarak geçen değerlendirme, Osmanlı’nın ve ordunun durumunu ortaya koyuyordu. ★★★ Raporda: Türk toplumunun, kadın, çocuk ve sakatlardan oluşan bir millet durumuna düştüğünü... Ekonomik yaşamın felç olduğunu... Ülke yönetiminin güven vermediğini... Adaletin olmadığını, toplumda rüşvetin ve yozlaşmanın yaygınlaştığını belirtiyordu. ★★★ Raporda, acı gerçeği yazar: “Memleketin insan kaynakları tükenmiştir. Ordunun mevcut kuvveti kâğıt üzerindedir. Birçok birlik savaş gücünü kaybetmiştir... Almanlar kendi çıkarlarını, Osmanlı Devleti’nin çıkarlarının üstünde tutmaktadırlar... Komuta yetkisinin fiilen Almanların eline bırakılması, Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarıyla bağdaşmaz...” ★★★ Mustafa Kemal, 24 Eylül 1917 tarihli ikinci bir rapor daha yazar. Bu raporları, İstanbul hükümetine gönderir. Dikkate alan olmaz... Adaletin ortadan kalkması, ülke yönetimine olan güvenin yok olması, yozlaşmanın ve rüşvetin yaygınlaşması, liyakat sisteminin çökmesi... Bir zamanlar, 5 milyon kilometrekareye hükmeden 620 yıllık koca Osmanlı’yı çöküşe götürür. Ve 30 Ekim 1918’de, Mondros Ateşkes Antlaşması’yla Osmanlı Devleti fiilen tarih sahnesinden silinir. ★★★ Ardından... Çılgın Türklerin Millî Mücadele Yolculuğu... Türk İstiklal Savaşı... Cumhuriyet... Ve aralıksız devrimler... ★★★ Anadolu, 10 yıl süren savaş sonunda yıkıntıya dönmüştü. Son atımlık cephanesini İstiklal Savaşı’nda harcamıştı. Askeri zafer kazanılmış, ancak yıkık ve bitkin bir ülkeyi kalkındırma savaşı devam ediyordu. Ülkenin kaynakları tükenmiş olmasına rağmen, Osmanlı Devleti’nin borçları da ödeniyordu. Üstüne üstlük, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı da patlak verdi. Mustafa Kemal Paşa, halkın sıkıntılarını dinlemek, görmek ve çözüm bulmak için sık sık yurt gezisine çıkıyordu. ★★★ 6 Mart 1930 günü Antalya’dadır... Lider, kaldığı odaya çekilir ve koltuğa yığılır. Çok yorgun ve sinirlidir. Elleri titreyerek sigarasını yakar. Yanında Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak vardır. İçini döker: “Bunalıyorum çocuk, büyük bir acı içinde bunalıyorum. Görüyorsun ya, gittiğimiz her yerde devamlı dert, şikâyet dinliyoruz... Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi bir perişanlık içinde... Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz; memleketin gerçek durumu bu işte. Bunda bizim bir günahımız yoktur. Uzun yıllar, hatta asırlarca dünyanın gidişini umursamayan, birtakım bilinçsiz yöneticilerin elinde kalan bu cennet memleket; düşe düşe şu acınacak duruma düşmüş... Büyük yeteneklere sahip olan zavallı halkımız ise kendisine kutsal inanç şeklinde telkin edilen bir sürü temelsiz görüş ve inanışların etkisi altında uyuşmuş, kalmış...” ★★★ Liderin gözleri doldu... Elleri titriyordu... Hasan Rıza bunu anladı, kahve söylemek bahanesiyle dışarı çıktı. ★★★ Çağın akışını değiştiren lider, ömrünü milletine adamıştı. Tarih nankör değildi... Ama Anadolu coğrafyası, nankörlüğün zirvesini yaşatacaktı... ★★★ Ve 2026 Türkiye’si... Bugünkü şaşırtıcı manzara, 11 Kasım 1938’de başlayan geri dönüş sürecinin doğal sonucudur. Atatürk’ü tanımayan, birikimi olmayan, tarihsel bilinçten yoksun yönetim kadrolarının milletin gerisinde kalmalarıdır. ★★★ Atatürk, bu günleri görür ve 1923’te şu uyarıda bulunur: “Milletler, egemenliklerini geçici bile olsa bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü, meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar milletin hayatına giderilmesi mümkün olmayan zararlar verebilir.” Yüce Millet, bu uyarıları hiç dikkate almaz... Ve bugünlere gelinir... ★★★ Merak ediyorsunuz, ne oluyor diye? 2010 Anayasa referandumunda, “yetmez ama evet”çi sözde aydınların, sahte solun ürünüdür yaşanılan... ★★★ Bekir Coşkun 2015’te bir yazısında, olacakları yazar: “Bir gece yatıp kalktık. Laiklik yok... Bir gece yatıp kalktık... Türk yok... Bir gece yatıp kalktık... Cumhuriyet yok...” ★★★ Ve “yetmez ama evet” fırtınasının depreme dönüştüğü günlerdeyiz... Ve bir baktık... Atatürk’ün kurduğu parti de yok oluyor... ★★★ Evet... Ben Atatürk’ü sevmeyenleri hiç sevmem... Çünkü O, gençlerimizin, çocuklarımızın hayali, umutları, gelecekleridir... Çünkü O, bağımsızlıktır, özgürlüktür, uygarlıktır... Çünkü O, kadın erkek eşitliğidir, ağaç sevgisidir, millete sevdadır, kitap aşkıdır... ★★★ Atatürk olsa ne yapardı, diye merak ediyorsunuz... Falih Rıfkı Atay, cevabı verir: “Ara sıra, Atatürk sağ olsa ne yapardı, gibi bir soru duyulur. Ben cevap vereyim mi? Topumuza birden lanet okurdu.” ★★★ Cumhuriyet’e bağlı siyasi partiler, bir “Millî Mücadele Ruhu” çatısı altında toplanmazlarsa eğer... “Vakti-saati yoktur ölümün” der Bekir Coşkun bir yazısında...