Kork o mahkemeden ki…

Doğayı talan ve tahrip tüm masum varlıkları kana ve acılara boğuyor. İş bilmezlik, sistemsizlik, liyakatsizlik ve çıkar hegemonyası ideolojik inatlarla birleşince, doğal süreçler dahi felakete dönüşüveriyor. Hukukun, ahlakın, dinin ve hatta hikmetin olmazsa olmazı “kişileri ve şeyleri yerli yerine koymaktır.” Bu ilke göz ardı edildiğinde “yeryüzü bozguna uğrar.” İhanet tam da bu noktada başlar. Yaşadığımız budur. Toplumdaki infialin arkasında yatan güvensizlik budur. Milletin parasının yerli yerince harcanmaması da budur. Yöneticilerin şahsi harcamalarında israf tavan yaparken toplumsal zeminde en elzem ihtiyaçlarda dahi, devletin, tartışmaya mahal bırakacak şekilde hareket etmesi kabul edilebilecek bir durum değildir ve bu millete zulümdür. Tam da buradan hareketle, toplumdaki güvensizliğin nedenleri yüksek sesle dile getirildiği anda, karşı atak olarak kanunsuz ayaklanma, kalkışma, darbe imaları; köşe başlarını tutmuş liyakatsiz ve basiretsizlerin beceriksizliklerini örtme çabasıdır.

Günlük politik konulardan uzak durduğumu bu köşeyi takip edenler bilir. Olan bitenleri anlamaya çalışırım ama bazı şeyler var ki şaşırıp kalıyorum. Hemen söyleyeyim; bir sorunu çözmedeki başarı konunun uzmanı olan kişilerin sistemli çalışmaları, geleceği öngören politikaları ve bu uzmanlara tahsis edilecek kaynaklarla sağlanır. Görev, ehline verilirse adalet zuhur eder ve toplum huzur bulur. Adaleti tesis etmek devlet yöneticilerinin birincil görevidir. Bunu kendi dimimiz içinden de bir kez daha seslendireyim, devletin dini adalettir. Demem o ki, kalkıp ilahiyatçı birini bilim ve teknik alanında en tepeye atarsanız, ormanlarla alakası olmayan kişileri ormanların başına getirirseniz, dil bilmeyen kişileri büyükelçi yaparsanız, Türk devletinin adı değişsin diyenleri yönetim kurulu üyesi atarsanız adaleti yok edersiniz. Tekrarlayayım, kişileri ve şeyleri yerli yerine koymamak zulümdür. Zulüm ateştir, yakar kavurur. Ha keşke yanlışı yapanlar bedel ödeseler ama ne yazık ki öyle olmuyor. Olan yoksula, yoksuna, ağaca, ormana, suya, havaya, toprağa, tohuma oluyor.

HÂKİMİN KENDİSİ ŞÂHİT

Orman ağaç toplamından mı ibaret? Nasıl olsa ağaçlandırırız, köylülerin ineğini koyununu öderiz demek ekosistemden habersiz olmak demektir. Ormanı ağaç toplamından ibaret zannetmek varlığı bilmemek demektir. Orman senin benim değildir, şehvetle imar alanları bekleyenlerin hiç değildir. Onun sahibi, içindekiler ve içindekilerin Sahibidir. Bu Sahibin bir gün hesap soracağına inanan insan, ormana mabet gözüyle bakar. Canı korumak ilkesi bu noktada öyle bağlayıcıdır ki, bahane asla kabul etmez. İslam'ı günümüz sultanlarının yaşam tarzlarıyla değerlendirmeye kalkanlar yanılıyorlar. Hele İslam'ın üç beş ritüelini yerine getirip ama boğazlarına kadar harama batmış olanlar ve bu milletin parasıyla har vurup harman savuranlar hepten yanılıyorlar. İmam Cafer'in şu sözünü hatırlatayım: “Kork o mahkemeden ki, Hâkim'in kendisi şâhittir.” “Fırat kenarında bir oğlak kaybolsa (ya da bir kurt koyunu kapsa) korkarım ki, onun bile hesabı Ömer'den sorulur” sözünün, yüzyıllardır hutbeleri süslemekten öteye geçmediğini çok iyi biliyorum. “Canı muhafaza” ilkesini işte tam da bu espride yakalamamız gerekiyor. Adalet yoksa, tüm canlar; insan, ağaç, börtü böcek, denizler, sular, karada havada yaşayanlar inler; lakin onu duyacakların safı vardır:

Hz. İbrahim'i ateşe atmak için Nemrut büyük bir ateş yaktırır. Olacakları izlemek için insanlar toplanırlar. Bir de bakarlar ki, bir karınca ağzında su damlasıyla ateşe doğru yol almaktadır.

Sorarlar:

-Ne yapmaya çalışıyorsun?

Karınca:

-Ateşi söndürmeye gidiyorum!

Ağzındaki bir damla su ile mi söndüreceksin?

Karınca:

-Evet, söndürmez. Ancak safım belli olsun!

Canlar için saf tutup mücadele edenlere ve bu uğurda şehit olanlara selam olsun.