Merkez’e yeni başkan

Timothy Ash'in adını yıllardır duyarım. Kendisiyle hiç karşılaşmadım. Ama, sanki onu yakından tanıyorum gibi bir his var içimde. Çünkü kendisi, Türk ekonomi mehafilinde sadece adı en çok geçen bir mâli yatırım uzmanı değil, aynı zamanda güzel ve yalnız yurdumun en “Osmanlı” bankeridir. O, Türkiye'ye izlemesi gereken para politikasını gösteren en hakiki  mürşittir. İktisatçılarımız kendisini ayakta alkışlarken, hükümetimiz (Merkez Bankamız) aldığı kararlarla kendisini  kızdırmıştır. Mr. Ash bugünlerde herhalde şöyle demektedir: “Benden günah gitti. Ben size faizleri artırın dedim, siz inadına indirdiniz. Naci Ağbal gibi piyasalarla dost olacağınıza, düşman oldunuz. Pek tabii dolar fiyatı fırladı. Bundan sonra, fiyatı artan dolar yüzünden enflasyon da yükselecek, hayat pahalılığı artacak, dar gelirli halk perişan olacaktır.” Bu tabloya baktıktan sonra, ben de “durumdan vazife çıkarıp” bir öneri yapmaya karar verdim. Teklifim şudur: Eğer ufukta “devalüasyon- enflasyon” sarmalının kopup gitme ihtimali belirmişse, hiç beklemeden “sıcak para çekme uzmanı” Timothy Ash, Merkez Bankamız'ın başkanı veya baş danışmanı olmalıdır. Pek tabii bu ifademle “an itibarıyla ve dolar noktasında” dişe dokunur bir şey söylemiş olmuyorum.

OSMANLI DOSTU İNGİLİZ BANKERLER

Osmanlı'dan beri ve halen, daha da emin olarak okumuşlarımızın, özellikle maliyecilerimizin (iktisatçılar diye okuyun) Türk ekonomisi hakkında çok kesin  bir tespiti vardır: “Türkiye yurt dışından borç almadan kalkınamaz.” Silahlı kuvvetlerini güçlendiremez. Hatta bırakın kalkınmayı ve ordu veya donanmayı teçhiz etmeyi, mevcut hayat seviyesini bile sürdüremez.  Dolayısıyla bir merkez bankasından beklenen şey “dışarıdan döviz borcu almanın” yolunu döşemektir. Düstur bu olunca, en başarılı merkez bankası başkanı da döneminde en çok dış borç alınan kişi olmaktadır. Bu amaçla havalimanı, köprü, metro, demiryolu veya karayolu inşa eden müteahhitlere dövizle hasılat garantisi verilebilir, PTT veya TEKEL satılabilir, işletme imtiyazları tesis edilebilir. Ülkenin yer üstü ve yeraltı varlıkları satılabilir, faizine bakmadan bol miktarda Eurobond çıkartılabilir. SWAP yapılabilir. Gelen paralarla bayındırlık ve itibar yatırımları yapılır, silah, saman ve gıda maddeleri ithal edilir. Pek tabii, “bal tutan parmağını yalar” misali bu işleri kotaran seçilmiş veya atanmış yetkililer de zenginleşir. Halkımız da  zaten, “İnşa edilenleri, kimse söküp götüremez; borçlarımızı ödeyemezsek onu da borç verenler düşünsün, Allah eser yaptıranlardan razı olsun” demektedir…

BÖYLE GELMİŞ, BÖYLE GİDER

Türkiye'de “enflasyonu düşük, büyümeyi yüksek” tutmak için izlenen “dış borca dayalı iç denge” politikası, belli fasılalarla bugünkü gibi devalüasyon krizlerine sebep olmuştur. Ama bu politikadan vazgeçilmemiştir. Bana sorarsanız bundan sonra da geçilmeyecektir. Çünkü, cari açıksız büyüme modeli günün sonunda “kalıcı fiyat istikrarı ve istikrarlı büyüme” sağlayacak olsa da, ülkemizde bunu gerçekleştirecek bir iktisadi vizyon ve siyasi irade yoktur. Dünyada “kur savaşları” diye bir olgu varken, iktisatçılarımız “rekabetçi kur diye bir şey yoktur” diyor. Reis de ümidini “inadına yapacağı kanalın yaratacağı arsa rantını dövize dönüştürmeye” bağlamış durumda. Bu durumda Timothy Ash ile ilgili teklifimi yabana atmayın.

Son söz: Her şakada bir gerçek payı vardır.

Loading...