Sözcü Plus Giriş
SAYGI ÖZTÜRK

Onlar için en ağır ceza

9 Temmuz 2021 Yazarlar

Cezaevlerinde yer kalmadığı için sıkça infaz sisteminde değişiklik yapılıyor. Bazı suçlar denetimli serbestlik dışında tutuluyor. Yararlanması gerekenler de, yargının üzerindeki ağır yük nedeniyle zamanında tahliye edilemiyor. Yargıtay'dan dosya ile ilgili “bozma” ya da “onama” çıksa bile yatar süresini dolduran ve tahliye edilmesi gereken binlerce tutuklu cezaevinde.

Bazı suçlar için “Denetimli Serbestlik” uygulaması var. Ama Yargıtay'dan dosyalar gelmediği için bunlar da zamanında gerçekleştirilemiyor. Açıkçası, mahkum, yatması gereken cezadan fazlasını yatıyor. Bu iş yoğunluğu devam ettikçe mahkeme eliyle kişi hürriyeti kısıtlaması devam edecek gibi gözüküyor.

FAZLADAN YATIYOR

Özellikle son bir yıldır Yargıtay'a gelen dosya sayısında önemli artış oldu. Bu durum, tahliyeleri hayli geciktiriyor. Ankara Barosu Avukatlarından Osman Oğuzhan'a sordum, sıkıntıların giderek arttığına dikkat çekti ve şunları söyledi:

“Yargıtay'a gelen dosyanın incelenmesi ve karar verilmesi yılları buluyor. Yargıtay aşaması uzun sürdüğü için mahkumlar, çarptırıldıkları hapis cezasından da fazla yatıyor. Denetimli Serbestlikten yararlanamıyor. Yargıtay, elindeki dosya ile ilgili bozma ya da onama kararı verse bile tahliye edilmesi gerekenler, dosya yerel mahkemeye ulaşmadığı için tahliye edilemiyor. Şu anda cezaevinde fazladan yatan binlerce kişi var. Mahkeme eliyle kişi hürriyeti tahdit ediliyor.”

TAŞINMA DA UZATACAK

Terör davalarına,  Yargıtay 3. Ceza Dairesi bakacak. Halen 16. Ceza Dairesi'nde bulunan dosyalar 3. Ceza Dairesi'ne devredilecek. Bu devir işlemlerinin yaratacağı gecikme bir yana, Yargıtay'da, Ahlatlıbel'e taşınıyor. 20 Temmuz'da da adli tatil başlayacak.

Bu durumda, bir dosyanın ele alınması Eylül ayını bulacak. İncelenmesi, dosya ile ilgili onama ya da bozma kararının verilmesi neredeyse yılsonunu bulacak. Şu anda yasal süresinden fazla yatmaya devam edenlere, ailelerine Allah sabır versin.

Avukatlar, dilekçe veriyor, müvekkilinin fazladan yattığını, denetimli serbestlikten yararlanması gerekirken dosyaları incelenmediği için cezaevinde fazla tutulduğunu belirtiyor. Yargıtay'a gönderilen dilekçelerden örnekler verelim:

FAZLADAN YATILIYOR

“Müvekkilim S.E,  18 Haziran 2016 tarihinde gözaltına alındı, 20 Temmuz 2016 tarihinde tutuklandı. Yargılama sonucu 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ekteki hesaplama cetveli dikkate alındığında müvekkilin yatarı 5 yıl 7 ay 16 gün olup, tahliyesine 1 yıl kala Denetimli Serbestlikten yararlanarak cezaevinden tahliye edilecektir.  Dolayısıyla müvekkil cezanın 4 yıl 7 ay 16 gününü cezaevinde çektikten sonra denetimli serbestlikten yararlanarak serbest bırakılmalıdır. Müvekkilin yukarıdaki hesaplama uyarınca 4 yıl 7 ay 27 gün cezaevinde fiilen kaldığı için Denetimli Serbestlikten faydalanarak tahliyesi gerekecektir.

Ancak gerek Bölge Adliye Mahkemesi gerek Yargıtay'daki safahatın çok uzun sürmesi sebebiyle müvekkil lehine olan İnfaz Kanunundaki Denetimli Serbestlikten faydalanamamış böylece hakkı sekteye uğrayarak mağdur olmuştur. Yüksek Dairece müvekkilin mağduriyetinin giderilmesi amacıyla öncelikle tahliyesine veya Denetimli Serbestlik ilkesinin uygulanmasını temin için öncelikle ve ivedilikle derdest dosyanın ele alınarak bir hüküm verilmesini talep ediyoruz.”

HABERAL'IN ÖNERİSİ

Yine S.E ucuz kurtuldu, cezaevinde 3 ay fazla yattıktan sonra denetimli serbestlikten yararlanıp tahliye edildi.  Kardın mahkum B.T. cezaevinde 3 ay fazla tutuldu.  H.O.D ise . tahliye edilmesi gereken sürenin üzerinden 4 ay geçmesine rağmen halen cezaevinde tutuluyor.

Türkiye'nin yetiştirdiği ünlü bilim insanı Prof. Dr. Mehmet Haberal,  cezaevinde haksız, hukuksuz 4 yıl 4 ay geçirmiş, sonra bu davanın “Kumpas” olduğu ortaya çıkarılmıştı. Tutukluluğa itirazlar hep, “Tutukluluğunun devamına” kararıyla sonuçlanıyordu. O günlerde, “Tutuklamak böyle kolay olmamalı. Savcı ve hakimler staj döneminin 15 gününü cezaevinde geçirmeli” diyordu.

Şimdi, cezanız bitmesine rağmen cezaevinde tutuluyorsunuz. En zoru da, en ağır ceza da bu olsa gerek.

SÖZCÜ yazarlarından yeni kitaplar

Bilal Ak yönetimindeki SÖZCÜ Kitapevi birbirinden ilginç kitaplar yayımlanıyor. İşte onlardan bazıları:

-Ayşe Sucu: İlahiyatçı yazar Ayşe Sucu'nun, “Din ve Kadın”, “İnsan Olmaktır Dindarlık” kitapları raflarda yerini aldı. Sucu, dini bilgilerin arasına ilginç anılarda serpiştirmiş.

-Kandemir Konduk: SÖZCÜ Haftasonu gazetemizde yazan mizah ustası Kandemir konduk'un SÖZCÜ Kitapevinden çıkan yeni “O Kadınlar” kitabı, her kuşaktan kadın ve erkeğe önemli şeyler söylüyor.

-Yekta Güngör Özden: Gazetemizin kıdemlisi, hepimizin ağabeyi hukukçu Yekta Güngör Özden neredeyse her ay bir kitap yayımlıyor. İleri Yayınlarından çıkan “Işıklı Günler” kitabı da ülkemizin aydınlığa kavuşma umudunu artırıyor.

Kafama dayanan tabancayla 5 saat

2 Temmuz 1993'te akşam saatlerine doğru Sivas Madımak Oteli önündeki görüntüler televizyonlara yansımaya başlandığında, Türkiye nefesini tutmuştu. O günden sonra hiç ara vermeyen acı yaşanıyor.  Grubun hedefindeki isim Aziz Nesin'in, Sivas'tan polis tarafından kaçırılıp gece Ankara'ya getirildiğini öğrenmiştim. Ankara Polisevi önündeki sıkı önlemler, Nesin'in o binada olduğunu ortaya koyuyordu. İçeriye girmem mümkün değildi. Giriş kapısının tam karşısında elimde fotoğraf makinesiyle bekliyordum. O anda kendisinden birkaç cümle alabilmek de önemliydi. Bir hareketlilik başladı. İçeriden Aziz Nesin çıkarılıyordu. “Aziz Bey, Aziz Bey!..” dediğimde polisler önümde perde olmuştu.

Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Kalkan, Nesin'le aynı otomobile bindi. Onlar önde, biz arkalarında gidiyorduk. Bir yerde önümüze barikat konulacağını da bekliyordum. Ayrancı civarında Nesin'in içinde bulunduğu otomobil ile arkasından gelen iki polis aracı dar bir sokağa girdi. Otomobillerden birisi önümüzde durdu. Arkamızda da bir araç vardı. Tam anlamıyla kısılmıştım. Ne ileri, ne de geriye gidebiliyorduk. Nesin'i göz göre göre kaçırmış, o güne ilişkin açıklama almam mümkün olmamıştı. Kıymetli emniyet mensubu Ali Kalkan da görevini yapmıştı.

“POLİS, İLÇELERE GÖNDERİLMİŞTİ”

Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, o dönem Sivas Belediye Başkanı'ydı. Bir sohbetimizde 37 yurttaşın dumandan ölümlerini ve kendisine dönük eleştirileri hatırlattım. Anlatmaya başladı:

“Sivas olayları başladığında birdenbire yabancı gazeteciler, televizyon kanalları dünyanın dört bir yanından Sivas'a gelmişti. 1993 karışık bir yıldı. Cumhurbaşkanı Turgut Özal vefat etmiş, Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'in uçağı düşmüş, gazeteci-yazar Uğur Mumcu bombalı bir suikast sonucu hayatını kaybetmişti. Sivas olayları da yine aynı yıl meydana geldi. Bir yerlerde  ‘Türkiye biraz karışık bir ortama sürüklensin' diye düğmeye basıldı ve Sivas hadiseleri de bu kapsamda meydana geldi.

O zaman böyle düşünmemiştim. Emniyet istihbarat şube müdürü daha sonra bana, ‘Sivas'ta böyle bir olay çıkacağına ilişkin istihbari bir bilgi almamıştık. İki hafta önce Divriği ve Hafik ilçelerinde meydana gelen olaylar nedeniyle Çevik Kuvvet polisinin üçte ikisi bu ilçelere gönderildi. Sivas'ta hadise olursa müdahale edecek gücümüz kalmadığını vali ve emniyet müdürüne söylememe rağmen bir şey olmayacağını' söylediklerini belirtti.

DAVUL ÇALDILAR YALANI

O gün Sivas'ta askerin yemin töreni vardı. Törene katıldım, yemeği vali ve diğer yetkililerle birlikte orada yedik. Emniyet müdürü, bir grup gencin Atatürk Kültür Merkezi'nin önünde toplandığını bildirdi. Gidip konuştum ve kalabalık dağıldı. Fakat yeterli kuvvet olmadığı için otelin önünde toplanılmasına mani olamadılar. Emniyet müdürü ile vali beyin arasında Aziz Nesin'in nerede olduğu konusunda anlaşmazlık çıktı. Sonuçta hadiselere adım adım büyüdü. Yani böyle birden bire bir patlama meydana gelmedi. Cuma namazının arkasından, ‘Cami taşlanmış. Caminin önünde cuma namazında davul çalınmış' diye gençler tepki göstermiş. Sonra onlar da dağıldı. Cuma akşama doğru tabii kalabalık arttı.

SORU İŞARETLERİ ÇOK

Daha önce Sivas'ta hiç görmediğimiz Aczmendiler, olaydan iki gün önce Sivas'a gelmişti. Yani niye geldiler? Bu benim aklımda her zaman bir soru işareti olarak kaldı. Polis gücünün zayıflatılması ayrı bir soru işareti olarak kaldı. Pir Sultan Abdal şenlikleri 28- 29 yıldır Banaz Köyü'nde bir gün yapılırken vali bey ve Kültür Bakanlığı onu tuttu şehre aldı, kutlamasını haftaya yaydı. Bu da ayrı bir husus. Yani bu karar niye alındı? Yapılamaz mı, yapılabilir ama yani hiçbir yerde böyle bir şey yapılmazken aniden yapılması da ilginç. Bunlar, hadise olsun diye yapılan işler değil ama bir hadise patlak verince tahrik doğuruyor.

Arkasından da benim fotoğrafım diye Milliyet gazetesinde, Madımak yangını sırasında flu olan ve bana benzediği belirtilen (Cafer Erçakmak) fotoğraf basıldı. Tepki, temelde Aziz Nesin'e karşıydı. Birisi perdeleri yaktı. İçeride olanlar dumandan boğuldu. O zaman hakkımda yanlış bir izlenim doğdu. Şimdi de Sivas olaylarını tabii başkaları gündeme getiriyor. Onlar da bana ‘Senin için eskiden böyle deniyordu, şimdi bunları nasıl unuttun?' diyorlar. Ya ne yapayım? Birisi ‘Böyle bir yanlış kanaate gelmişiz düzeltiyoruz' diyorsa ‘Yok düzeltmeyin mi?' diyeyim.”

BİR SÜRAHİ SU

Kritik olaylar hep cuma günü yaşanıyor. Her olayda cami kullanılıyor. Çorum olayları da 1980 yılında ve yine bir cuma günü çıkarılmıştı. Milönü'ndeki Alaaddin Camii'nin bombalandığı, yakıldığı yalanı üzerine harekete geçilmişti.

Çorum olaylarını yaşayan, alnıma dayanan tabanca namlusuyla 5 saat bodrum katında hakkımda verilecek kararı bekleyen bir gazeteciyim. O kişilerin elinden beni Bilal kurtarmıştı. “Ciğerim yandı”nın ne anlama geldiğini o gün daha iyi anladım. Nefes bile almadan bir sürahi su içtim… O günler inşallah bir daha gelmez…

YAZARIN TÜM YAZILARI