Taraf Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Kerem Altan için, “yardım bildirim yükümlülüğünü yerine getirmeyerek” Defne Joy Foster’ın ölümüne neden olduğu iddiasıyla dava açıldı. Altan bu davanın ardından ifadesinin tam metnini köşesinde yayınladı.

Dizi oyuncusu, sunucu ve DJ Defne Joy Foster’ın 2 Şubat 2011’de evinde hayatını kaybettiği Taraf Yazıİşleri Müdürü Kerem Altan’a, Adalet Bakanlığı’nın talebiyle “yardım bildirim yükümlülüğünü yerine getirmeme sonucu ölüme neden olmak” iddiasıyla dava açıldı. Kerem Altan, 14 şubatta Kadıköy 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nde hâkim karşısına çıkacak. Altan, dava öncesi verdiği ifadesinde Adalet Bakanlığı’nın Taraf gazetesinin muhalif tavrı nedeniyle bu davayı açtığını söyledi.

Açılan davayla ilgili açıklama yapan Kerem Altan’ın avukatı Veysel Ok şunları söyledi: Dava dosyasında bulunan; olay yeri incelemesi, ölü muayene işlemi, otopsi, kriminal incelemeler sonucu tesbit edilen bulgulara göre, Defne Joy Foster’ın ölümünün, aldığı alkol ve hastalığı nedeniyle kullandığı ilaçların bileşik yan etkileri sonucu meydana geldiği, ölüm olayında herhangi bir kimsenin kasıt, kusur veya ihmaline rastlanmadığı ortaya çıkmıştır. Bu tesbit ve gerçek sadece bizim iddiamızdan ibaret değil aynı zamanda hem Kadıköy Cumhuriyet Savcısı Davut Dağ’ın Adalet Bakanlığı’na yazdığı mütalaada hem de iddianame içeriğinde mevcuttur.

Dava, Adalet Bakanlığı’nın talebi ve Yargıtay’ın kararı üzerine açılmıştır. İstisnai bir kanun yolu olan kanun yararına bozma neticesi açılan bir davadır.

Bu, yardım yükümlülüğünü yerine getirmeme davasıdır. Bu konunun iyi anlaşılması gerekmektedir. Yargılama neticesinde müvekkilimin tüm sorumluluklarını yerine getirdiğine dair daha önce verilmiş olan mahkeme ve savcılık kararlarına benzer bir şekilde bir karar çıkacağı fikrindeyiz.”

Savcıdan takipsizlik
Kerem Altan, savcıya konuyla ilgili verdiği ifadesinde şunları kaydetti: “Ben bütün olanları daha önce anlatmıştım. Zaten savcı da gerekli ifadeleri almış, kanıtlara bakmış ve takipsizlik kararı vermişti. Mahkeme de bu kararı doğru bulmuştu. Olması gereken de zaten buydu.

Ben Defne’yi daha önceden tanımıyordum. Barda tanıştık. Ben gördüğümde dans ediyordu. Çok sağlıklıydı. Hastalığı hakkında hiçbir bilgim yoktu, olması da zaten mümkün değildi.

Bir iki saat önce dansederken gördüğüm genç bir kadının hasta olduğunu bilme imkânına sahip değildim. Evde oturduk. Bütün bunlar daha önceki ifademde var.

Kötüleştiğinde ben bunun içkiyle ilgili olduğunu düşündüm. Çok içmiş birini ayıltmak için gerekenleri yaptım.

Hastalık aklıma bile gelmedi. Kendisi de böyle bir şey söylemedi. Ayılması gecikince, o zaman telaşlandım ve evin hemen iki yüz metre ötesindeki özel hastaneye koştum.

Ama hastanede personel yoktu. Geceleyin kapatmışlar.

Eğer o hastanede nöbetçi bir doktor bulunsaydı, Adalet Bakanlığı bugün beni suçlamak için bahane bulamayacaktı. Orada doktor olmadığı için şimdi beni suçlamaya çalışıyorlar. Daha ilerdeki bir başka hastaneye gitmemi söylediler. O hastaneye gittim. Orada da kimse yoktu. Civardan doktor bulamayacağımı görünce eve dönüp ailemizin üye olduğu bir sağlık kuruluşundan ambulans istedim. Bütün olay bu kadar.

Yeni tanıştığım, hasta olduğunu bilmediğim, çok sağlıklı görünen, birkaç saat önce danseden, zaten de o sırada sürmekte olan bir dans yarışmasının yarışmacılarından biri olan genç bir kadının hasta olacağı aklıma gelmezdi.

Düşünün ki bu genç kadın büyük bir enerji gerektiren bir dans yarışmasına katılıyordu. Bir sağlık sorunu olduğunu kimse bilmiyordu. Savcılık da bütün bu verilere dayanarak ve hukuka uygun biçimde takipsizlik kararı verdi.

“Bakanlığı bir siyasetçi yönetiyor”
Şimdi Adalet Bakanlığı ve Yargıtay benim ‘ihmalden’ yargılanmamı istiyor.

Bu trajik olayın neresinde ihmal var? Ama iki noktaya dikkatinizi çekmek isterim.

Birincisi, Adalet Bakanlığı’nın dava açılmasını isteyen talebindeki hukuka tümüyle aykırı bir cümle. ‘Suçluluk psikolojisiyle hareket ettiğimi’ iddia etmişler.

Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı, benim psikolojimi nereden biliyor? ‘Suçluluk psikolojisi’ diyerek daha baştan, bütün bu verilere ve kanıtlara rağmen ‘suçluluktan’ nasıl bahsedebiliyor?

Yanımda bir insan öldü, bunun için çok üzüldüm ama hangi davranışım bir suçluluk psikolojisiyle izah edilebilir? Adalet Bakanlığı böyle kanıtsız ve dayanaksız bir iddiayı nasıl bu kadar rahatlıkla belgelere geçirebilir?

Yargıtay da hukuk sınırlarının dışına taşan bu düşmanca tavrı fark etmiş olacak ki kendi metninde ‘psikolojisinden dolayı’ derken ‘suçluluk’ sözcüğüne yer vermemiş, o sözcüğü silmiş. Ne yazık ki önyargıyı görmesine rağmen Bakanlığın talebine uymuş.

İkinci dikkat edilmesi gereken konu da şu. Savcının takipsizlik kararına ve bu kararını savunan ikinci mütalaasına, mahkemenin de bu yoldaki kararına rağmen bu davanın yeniden açılmasını Yargıtay’dan isteyen Adalet Bakanlığı bir siyasetçi tarafından yönetiliyor.

Adalet Bakanı, iktidardaki partinin üyesi. Benim yöneticilerinden ve yazarlarından biri olduğum Taraf gazetesi ise bu iktidara ciddi biçimde muhalefet ediyor. Hukuki hiçbir zemini bulunmayan, hiçbir suçlamaya yol açacak kanıtı olmayan bir olayı davaya dönüştürmek için savcının mütalaalarına rağmen somut gerçekleri zorlamak, muhalif basına karşı hukuk aygıtını siyasi bir sindirme aracı olarak kullanma isteğini akla getiriyor kaçınılmaz olarak. Burada hukuksal ve mantıksal veriler değil bir baskı görülüyor.

Ben, adalet sisteminin hukuktan ayrılmamasını, siyasete alet olmamasını, hukuken tümüyle anlamsız bir dava açmak için hukuku zorlamamasını, bağımsızlığını korumasını ve savcının daha önceki mütalaaları doğrultusunda takipsizlik kararı vermesini talep ediyorum.”