Hz. Peygamber, Mekke’nin sözü geçen, nüfuzlu kabile reislerinden bir kısmı ile sohbete dalmıştı. Onlara mesajını anlatıyor, şayet ikna olurlarsa onlar aracılığıyla Mekke müşriklerinin geniş bir kesimini etkileyebileceğini düşünüyordu.
O sırada gözleri görmeyen Abdullah bin Şureyh (İbn-i Ümmi Mektum) kendisine yaklaştı ve “Rabbinin sana öğrettiklerinden bana da oku ey Muhammet” dedi.
O anda çok daha önemli gördüğü konuşmasının kesilmesinden rahatsız olan Hz. Peygamber suratını astı; gariban engelli insana sırt çevirdi ve uzaklaştı.
Bu hadise üzerine -hemen o anda- Allah’ın Nebisini uyaran ve tefsir tarihine “tazir” ayetleri olarak geçen Abese suresinin ilk on ayeti nazil oldu:
“O suratını astı ve uzaklaştı... Çünkü kör bir adam O’na yaklaşmıştı. Nereden bilirsin (ey Muhammed) belki de o arınacaktı... Yahut (hakikat) hatırlatılacak ve bu hatırlatma kendisine fayda verecekti. Ama kendini her şeye yeterli görene gelince... Sen bütün ilgiyi ona gösterdin... Halbuki onun arınmaktan geri kalmasının sorumlusu sen değilsin. Ama sana büyük bir istekle geleni ve (Allah) korkusu ile yaklaşanı sen görmezden geldin.” (Abese/ 1-10)
Daha sonraki yıllarda Hz. Peygamber Ümmi Mektum’u gördükçe, tevazuuyla “Hoş geldin, Rabbimin kendisi yüzünden beni azarladığı adam” derdi.
Birlik anlayışı esastır
Bu ve Kur’an’ın diğer Peygamberler üzerinden verdiği mesajları da dikkate alırsak Yüce Allah’ın “ayrımcılığa” asla tahammülü yoktur. Zengin fakir, güçlü zayıf, kadın erkek, sağlam engelli vb. sınıf yaratan ayrışmalara ya da o cemaat, bu mezhep, bizden, onlardan gibi bölünmelere de geçit vermez.
Peygamberin “bana verilen bu vahyi geniş kitlelere nasıl ulaştırsam” endişesiyle yaptığı görevinde dahi, vahyin bizzat esprisine bir hataya göz yumulmayışı, O’nun şahsında tüm insanlık ailesine bir uyarıdır. Dikkat edilirse “vahyi” ulaştırma noktasında bile bu imtiyaz verilmedi ise çıkarlar kaygısıyla ayrıcalıklar oluşturulması Kur’an anlayışında reddedilir.
Ve hatta bu bazılarının kendi ifadeleriyle, “İslam davası” adına yapılıyor olsa dahi İslami bir davranış olamaz. Hak-hakikatin vasıtası Kur’an’ın yasakları içinde yer alamayacağı gibi, doğruyu yanlış üzerinden savunmaya da kimsenin hakkı olamaz.
Başbakan’ın çocuğu ile bir hizmetlinin çocuğu varoluşsal planda eşittir
Hak-batıl mücadelesi son kertede tevhit ve adalet ilkesiyle ters düşen her türlü sınıfsal ayrışmanın konusudur. Kur’an hitap ettiği ve konu aldığı kitle itibariyle yansızdır. İnsana hiçbir yükleme yapmaksızın, ona insan olarak bakılmasını ister. Dolayısıyla yapılacak her türlü haksızlığı keser atar Abese’de olduğu gibi.
Kur’an’ın koyduğu bu ölçüyü akrabaya dayalı ayrımcılıktan tutun da, ta ki iktidarların güçlerini devam ettirmek için arkalarını dayadıkları sermaye sahipleri, medya kuruluşları, cemaat ve kanaat önderlerine kadar bütün güç ve odaklarını da içine alan geniş bir yelpazede okumak gerekir.
Engelli bir insanın toplumdaki yeri dahil, haksızlığa uğramış ama bir avukat tutabilecek gücü olmayan, emekli aylığıyla yarı aç yarı tok yaşayan, derdini anlatmak için bir milletvekiline dahi ulaşmakta güçlük çeken veya tam da şu sorunumu anlatayım derken azarlanan vatandaşın sesi değil midir Abese Suresi?
Aynı şekilde yönetenleri veya siyasileri, bir medya patronu, bir cemaat lideri ya da holding sahibi bir iş adamı aradığında nasıl muamele edilmesi gerektiğine yönelik mesajlar da içerir Abese...
Hak konusunda öylesine kucaklayıcı bir tavra sahiptir ki Kur’an, insanın ne dinine, ne ırkına, ne konumuna ne de yaratılış özelliklerine bakılmasını ister. Abese’ye göre elinden tutulduğu takdirde pek çok Bakan’ın çocuğundan çok daha başarılı olacak hizmetli Mehmet amcanın çocuğu ile Başbakanların, Cumhurbaşkanlarının çocukları arasında fark yoktur.
Kur’an daha ilk ayetlerinde en tabi insan haklarına yönelik mesajları bir ültimatom gibi vermiştir. Toplumların kaderlerini belirleyen bu menfaat odaklarına evrensel kaideyi hatırlatmış, kadim bir suç olan ayrımcılığı kestirip atmıştır.
Surenin bitirilişi de manidardır! Yeniden dirilişe dikkatleri çeker... En yakın akrabaların dahi birbirinden kaçtığı Hesap gününe:
“Annesinden, babasından, eşinden, çocuklarından; o gün her birinin durumu kendisi için yeterli bir endişe kaynağı olacak. Bazı yüzler o gün mutlulukla parıldayacak. Şen-şakrak... Bazı yüzlerde o gün toz toprakla kapanacak... Her yanı kuşatan bir karanlıkta... İşte bunlar inkarın dibini boylayan, yoldan sapan sorumsuz kimseler olacaktır.”