Yıl 2003.

Yer Amerika.

Lancer isimli fonlar yatırımcılarına olağanüstü getiriler gösteriyordu.

Sırrı sonradan ortaya çıktı.

ABD Sermaye Piyasası Kurulu SEC'in açtığı davaya göre fonlar, piyasada doğru dürüst işlem görmeyen küçük şirketlerin hisselerinde büyük pozisyonlar alıyor, küçük işlemlerle kapanış fiyatlarını yukarı taşıyor, sonra ellerindeki milyonlarca hisseyi bu fiyat üzerinden değerliyordu.

Hisse yükseliyor.

Fonun değeri yükseliyor.

Getiri yükseliyor.

Getiriyi gören yeni yatırımcı geliyor.

Yeni para geldikçe çark dönmeye devam ediyordu.

SEC bazı şirketlerin ekonomik gerçekliğiyle bağdaşmayacak şekilde yüz milyonlarca dolarlık değerlerle fon portföylerinde taşındığını tespit etti.

Aradan birkaç yıl geçti.

Bu kez sahneye Bernard Madoff çıktı.

Gerçi Madoff'un sistemi daha basitti.

Yeni gelenin parasını eski yatırımcıya ödüyor, olmayan kazançları varmış gibi gösteriyordu.

Dünyanın en büyük Ponzi düzenlerinden birini kurdu.

Üstelik Madoff herhangi biri değildi. Wall Street'in en saygın isimlerinden biriydi.

Ve asıl ibretlik tarafı burada başlıyor.

SEC'e yıllar boyunca Madoff hakkında defalarca ihbar geldi. 2005 yılında yapılan bir ihbarın başlığı bile neredeyse sonucu söylüyordu:

“Dünyanın en büyük hedge fonu bir dolandırıcılıktır.”

SEC'in kendi müfettişleri daha sonra itiraf etti:

Kırmızı bayraklar vardı.

Gördük.

Ama peşine düşmedik.

Madoff 2009'da 150 yıl hapis cezası aldı.

Şimdi gelelim Türkiye'ye…

Geçen hafta önce 130, ardından 131 yatırım fonunun tasfiye edilmesine karar verildi.

Fonların tasfiyesini İş Bankası ve Ziraat Bankası yürütecek. Varlıklar nakde çevrilecek, borçlar ve giderler düşülecek, kalan tutar yatırımcılara payları oranında dağıtılacak. Sürecin üç ay içinde tamamlanması öngörülüyor.

Ama bence asıl tartışmamız gereken 131 fonun nasıl tasfiye edileceği değil, nasıl bu noktaya gelebildiği.

Çünkü bugün ortaya çıkan tablo yalnızca birkaç fon yöneticisinin ne yaptığı meselesi değil.

Bir denetim meselesi.

Bir gözetim meselesi.

Ve en önemlisi bir sistem meselesi.

SPK'nın 18 Eylül'de yaptığı açıklama aslında çok önemli bir şey söylüyor.

Kurul, daha 2025'in son çeyreğinde bazı fonların fiili dolaşımı düşük hisselerde, şirketlerin ekonomik gerçekliği ve temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğunu gözlemlediğini açıklıyor.

Konu 2 Aralık 2025'te Finansal İstikrar Komitesi'nin gündemine de geliyor. SPK ertesi gün çalışma grubu kuruyor.

İşte benim takıldığım yer tam olarak burası.

Sorun 2025'in sonunda görülmüşse, neden 2026'nın eylülünde 131 fonu tasfiye ediyoruz?

Aradaki dokuz ayda ne oldu?

Kim neyi gördü?

Kim neyi bildirdi?

Hangi tedbir ne zaman alındı?

Hangisi yetersiz kaldı?

Bunların açıklanması gerekiyor.

Çünkü finansal piyasalarda denetimin görevi ambulans olmak değildir.

Kaza olduktan sonra yaralı toplamak hiç değildir.

Denetimin asli görevi kazayı önlemektir.

Üstelik fon meselesinde tehlikenin nereden geleceğini dünya yüzlerce kez gördü.

Bir fon likit olmayan bir varlıkta aşırı yoğunlaşıyorsa…

Fonun büyüklüğü ile yatırım yaptığı hissenin fiili dolaşımı arasında anormal bir ilişki oluşuyorsa…

Aynı hisseler aynı fonlarda sürekli dönüp duruyorsa…

Fon getirileri ekonomik gerçeklikten kopuyorsa…

Fonun açıkladığı değer ile o varlığın gerçek anlamda piyasada satılabileceği değer birbirinden uzaklaşıyorsa…

Bilgisayarın kırmızı ışık yakması gerekir.

Sonra müfettiş kapıyı çalar.

Çünkü mesele yalnızca mevzuata uygunluk değildir.

“Bu fon bu varlığı alabilir mi?” sorusu kadar, “Bu fon yarın yatırımcı parasını istediğinde bu varlığı kime satacak?” sorusu da sorulmalıdır.

Nitekim SPK'nın kendi açıklamasına göre sonradan yapılan düzenlemelerle bazı fonların net aktif değerlerinin fiktif biçimde hesaplanmasına imkân veren yapı sınırlandırıldı; ilişkili taraflar arasındaki teminatsız borçlanma ve olağandışı fiyat hareketleri üzerinden oluşan risklere karşı yeni kurallar getirildi.

Kaynak olarak ekle

Doğru.

Ama geç kalınmış doğru, bazen yanlış kadar pahalıdır.

Lancer'dan Madoff'a kadar bütün büyük finansal skandalların bize öğrettiği şey aslında çok basit:

Dolandırıcılıkların büyük bölümü çok karmaşık oldukları için yıllarca yaşamaz.

Kimse zamanında fişi çekmediği için yaşar.

Madoff skandalından sonra SEC'in kendi raporunda yazdığı cümle bunun en güzel özeti:

İhbarlar vardı.

Şüpheli bilgiler vardı.

Çelişkiler vardı.

Kırmızı bayraklar vardı.

Ama gerekli takip yapılmadı.

Türkiye'nin şimdi yapması gereken yalnızca 131 fonu tasfiye etmek değil.

Fonların birbirleriyle, portföy yönetim şirketleriyle, ilişkili şirketlerle ve düşük fiili dolaşımlı hisselerle bağlantısını anlık takip edecek bir erken uyarı sistemi kurmak; olağandışı fon getirilerini otomatik inceleme sebebi yapmak; değerleme ile gerçek likidite arasındaki farkı denetlemek ve en önemlisi denetleyenin de hesabını verebildiği bir sistem oluşturmak.

Çünkü yatırımcı parasını fon yöneticisine teslim eder.

Ama güvenini devlete teslim eder.

Fon yöneticisinin görevi o parayı yönetmekse, kamunun görevi de o güveni korumaktır.

Şimdi 131 fon tasfiye ediliyor.

Asıl tasfiye edilmesi gereken ise şu anlayış:

“Bir şey olursa müdahale ederiz.”

Sermaye piyasasında denetim böyle yapılmaz. Bir şey olmadan müdahale edilir.

Yoksa bir mumdur, iki mumdur diye başlarsın türküye...

Mum erir biter ama bir fondur, iki fondur diye bitmeyen bir türkü söylemeye başlarsın.