Bugün Ege’nin karanlığında adı saklı kalmış bir pilotun hikâyesiyle başlayayım. Yıl 1993. Bir Türk jeti, radara yakalanmamak için deniz seviyesine neredeyse sıfır irtifada ilerliyordu. Görev belliydi... Yunan adalarındaki yasa dışı hareketliliği, gizli bataryaları, askeri yığınakları havadan fotoğraflamak. Pilot telsiz sessizliğinde uçuyordu. Göstergeler devre dışı, deniz kapkara, adalar burnunun dibindeydi. Tam keşif kameralarının deklanşörüne bastığı anda uçakta beklenmedik bir arıza yaşandı. Jet bir an için Yunan hava sahasının derinliklerine doğru süzüldü. Yunan radarları ayağa kalktı. Tanagra ve Larissa üslerinde ikaz ışıkları yandı. İki Yunan F-16’sı acil kalkış yaptı. Türk jetinin radar ikaz paneli yanıp sönüyordu. Arkasındaki uçaklar sert radar kilidi atmıştı. Bunun askeri karşılığı ‘Seni vurmaya hazırım’dı. O anda pilotun önünde tek seçenek vardı... Hız, soğukkanlılık ve bilek. Uçağın burnunu adaların arasındaki vadilere indirdi. Kayalıkların arasına daldı. Yunan radarları yer şekillerinin yarattığı parazit nedeniyle kilidi kaybetti. Takip eden jetler kayalıklara çarpmamak için tırmanmak zorunda kaldı. Türk pilot ise rotasını doğuya çevirdi ve gövdesindeki kritik istihbarat fotoğraflarıyla Türk hava sahasına girdi. Resmi kayıtlara bu olay “navigasyon hatası” diye geçti. Belki gerçekten bir sistem arızasıydı, belki de milimetrik planlanmış gizli bir harekât. Bildiğimiz tek şey var... O gün Ege’deki adalar santim santim fotoğraflandı. Devletin kozmik arşivine, “yarın lazım olacak” o kozlar tek tek kondu. *** Ama Yunanistan’ın adaları birer ileri karakola çevirme hırsı bitmedi. Gökyüzü ise hatayı affetmez. 23 Mayıs 2006’da bu kez Kerpe açıklarında tansiyon patladı. Türk F-16’ları uluslararası hava sahasında görev yaparken Yunan jetleri agresif önleme manevrasıyla üzerlerine geldi. Uçaklar saniyeler içinde burun buruna kaldı. Artık it dalaşı başlamıştı. Üsteğmen Halil İbrahim Özdemir, arkasına sarkan Yunan F-16’sından kurtulmak için sert bir manevraya girdi. 9G kuvvetinden söz ediyoruz. Yani pilotun göğsüne oturan 700 kiloluk beton gibi bir güç bu. Kan ayaklara hücum ediyor, beyin kansız kalıyor, görüş daralıyor. Pilot o anda direnemezse önce kararma, sonra bilinç kaybı geliyor. Bu da saatte bin kilometre hızla Ege’ye çakılmak demek. Türk pilot o cehennemin içinde bilincini korudu. Yunan pilot Konstantinos Iliakis ise hırsına yenildi. Açılar daraldı, mesafe bitti ve iki F-16 havada çarpıştı. Pilot Üsteğmen Özdemir fırlatma koltuğuyla kurtuldu. Iliakis ise uçağıyla birlikte Ege’nin sularına gömüldü. Yunanistan bundan da ders çıkarmadı. 12 Nisan 2018’de bu kez bir Mirage 2000-5 havalandı. Türk jetlerini taciz etmek için başlayan görev, Yunan pilot Giorgos Baltadoros’un mekansal algı kaybına uğramasıyla faciaya dönüştü. Pilot gökyüzüyle denizi ayırt edemedi. Üssüne döndüğünü sanırken aslında denize dalıyordu. Uçağı İskiri Adası açıklarında suya çakıldı. Ege’nin altındaki enkazlar bize şunu söylüyor. Bu dar alanda yapılan her hesabın bir bedeli vardır. *** Bugün Yunanistan adaları silahlandırıyor. Doğu Ege adalarına, kayalıklara, Girit’e, Güney Kıbrıs’a askeri sistemler yığılıyor. Adaların tepelerine Türkiye’yi hedef alan füzeler, radarlar, hava savunma unsurları yerleştiriliyor. Anlaşmalara göre silahsız olması gereken topraklar, gözümüzün önünde birer saldırı üssüne dönüştürülüyor. Lozan ve 1947 Paris Antlaşması orada duruyor. Bu adaların statüsü gayriaskeridir. Yani silahsız olması gerekir. Yunanistan o adalara füze yığdığında yalnızca anlaşmaları ihlal etmiyor; kendi pozisyonunu da tartışmalı hale getiriyor. Üstelik mesele havayla sınırlı değil. Ege’de karasularını 6 milden 12 mile çıkarma hesabı da aynı stratejinin parçası. Bu gerçekleşirse Türk gemileri, balıkçıları ve donanması İzmir’den, Muğla’dan denize çıktığı anda dar bir alana hapsedilmek istenecek. Bu, Türkiye için diplomatik bir ayrıntı değil; doğrudan egemenlik meselesidir. Yunanistan bu cüreti nereden buluyor? Çünkü karşısında yıllardır büyük laflar eden ama kritik masalarda geri çekilen bir Ankara görüyor. Washington ne derse ona bakan, içeride sert konuşup dışarıda sessiz kalan, Mavi Vatan’ı nutuklarda büyütüp diplomasi masasında küçülten bir anlayışla karşı karşıyayız. Oysa bu ülkenin hafızasında Kardak var. O kayalıklara bayrak diken irade var. “O asker gidecek, o bayrak inecek” diyen devlet aklı var. Daha geride 1974 var. Kıbrıs’ta Türklerin hakları çiğnenirken Bülent Ecevit’in tereddüt etmeyen kararı var. Ankara’ya düşen o tarihi şifre var: “Ayşe tatile çıksın.” O gün Ayşe tatile çıktı, Türk ordusu Kıbrıs’a ayak bastı ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin güney kalkanı kuruldu. Bugün ise acı gerçek şu... Ayşe tatile çıktı ama bir daha dönmedi. O irade derin bir uykuya daldı. Ege adaları gözümüzün içine baka baka silahlandırılırken, Güney Kıbrıs cephaneliğe çevrilirken, Doğu Akdeniz’in enerji denkleminde Türkiye dışarıda bırakılmak istenirken Ankara çoğu zaman kınama cümleleriyle yetindi. Adalara yığılan füzelerle Kıbrıs’ı kuşatmak isteyen aklın hedefi bellidir... Türkleri Anadolu yarımadasına hapsetmek. Gökyüzünde canını ortaya koyan adsız pilotun, Kerpe’de uçağı parçalanan Halil İbrahim Özdemir’in, 1974’te Kıbrıs’a çıkan iradenin hakkı bu sessizlik değildir. Yunanistan ve arkasındaki güçler şunu bilmeli... İktidarlar gelir geçer, devletin hafızası kalır. Bugün Ankara koridorlarında uyuyan irade yarın uyanır. Türkiye er ya da geç kendi devlet aklıyla yanıt verir.