Türkiye’nin en deneyimli ceza hukukçularından Prof. Dr. Ümit Kocasakal, yaşanan süreci böyle değerlendirdi
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hukuki ve siyasi sorumluluktan sıyrılmak için depremi “kader planı” diye nitelendirmesinin umut kırıcı olduğunu vurgulayan Kocasakal, "O zaman karar almaya, OHAL ilan etmeye ne gerek var" diye sordu
Depremlerin üstünden 10 günden fazla zaman geçti, 40 bine yakın vatandaşımızı kaybettik, 100 binden fazla yaralımız var ki bu sayıların daha da artması bekleniyor. Kurtarma çalışmaları hemen depremin arkasından başlamadığı için birkaç gün sağ kalabilmesine rağmen kurtarılamadığı için kaybedilen insanlarımız oldu, acımız tarifsiz. Bu süreçte hem kurtarma için hem de çok büyük maddi yardım toplayarak canla başla çalışan Haluk Levent ve Ahbap’a sözlü saldırılara, hakaretlere şahit olduk. Depremzedelerden, yakınlarını göçük altından kurtarmak için çırpınan yakınlarından en çok duyulan tepki “devlet nerede, devlet ortada yok” oldu. AFAD’ın ve diğer kurtarma ekiplerinin gecikmesinde de devlet kurumlarının koordinasyon eksikliğinin veya olmaması gereken bekletmelerin rolü bizzat kurtarma ekipleri tarafından açıklandı, peki acaba gerçekte sorumlu olan devlet mi? Yıkılan bazı binaların müteahhitleri tutuklandı ama acaba tek suçlu onlar mı? Acaba en büyük acıların yaşandığı günlerde bile kimler siyaset düşünüyordu? Meral Akşener ve Ümit Özdağ’ın vurguladığı “göçmenlerin ev almasının engellenmesi” neden çok önemli, sonucu ne olabilir? Üniversitelerin uzaktan eğitime geçirilmesi nasıl bir büyük hataya yol açıyor? Bunları ve daha birçok konuyu Türkiye’nin en deneyimli ceza hukukçularından olan Prof. Dr. Sayın Ümit Kocasakal’la konuştum. Bilinmeyen bazı gerçekleri bu röportajda öğreneceksiniz.
Prof. Dr. Ümit Kocasakal, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. 2000 yılında “Karapara Aklama Suçu” konulu teziyle doktor, 2005 yılında “Avrupa Birliği Ceza Hukukunun Esasları” çalışmasıyla doçent olmuştur. Yurt içi ve dışından çok sayıda ödüle sahip olan Prof. Dr. Ümit Kocasakal 2010-2016 yılları arasında 3 kez dünyanın en büyük barosu olan İstanbul Barosu Başkanı seçilmiş, 2016’da tekrar aday olmamıştır. Galatasaray Hukuk Fakültesi “Ceza ve Ceza Usul Hukuku ana Bilim Dalı Başkanlığı” görevini sürdürmekte, Galatasaray Üniversitesi ve Yeditepe Üniversitesi’nde Ceza Hukuku Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır.Sayın Kocasakal, Türkiye büyük bir felaket yaşadı, on gündür milletçe hem bu tarifsiz acıyı paylaşıyoruz, hem de bu olayla ortaya çıkan birçok sorunu konuşuyoruz. Siz öncelikle hangi konuların üzerinde durdunuz, on binlerce vatandaşımızı kaybettiğimiz bu olayda öne çıkan sorunlar sizce nelerdi?
Birincisi benim için öncelik acının boyutu, insani boyut. Bu her şeyin önünde. İkincisi yıllardır üzerine stres ve gerilim yüklenen toplumsal fay hatlarının yarattığı tehlike. Sonra birlik ve beraberliğin gerekliliği ve önemi. Ancak "birlik ve beraberlik" gerekliliği, gerçeklerin konuşulmasını engellememeli. Dördüncüsü “devlet enkaz altında kaldı” veya "devlet nerede?" şeklindeki yanlış ve tehlikeli ifadeler açıklığa kavuşturulmalı. Gerçekte enkaz altında neyin kaldığını anlamak gerekiyor. Kamuculuğu, planlamayı, halkçılığı reddedip ülke kaynaklarını bir avuç insana aktaran, çevreye doğaya düşman, betoncu, talancı neoliberal politikalar ve zihniyettir aslında enkaz altında kalan. Sonra "kader planı", "mukadderat" gibi çıkışları konuşmak lazım. Tabii sorumluluk meselesi; kimler bu yaşananlardan sorumludur. Üniversitelerde uzaktan eğitim meselesi. Seçimler ertelenir- ertelenmez konusu. Daha yitirdiğimiz yurttaşların bedeni soğumadan bunları konuşmak bile ayıp ve siyasetin geldiği noktayı gösteriyor bence. Bir de “Ahbap”la ilgili tartışma, isim önemli değil önemli olan, bunca şey arasında bir dernekle uğraşılması. İçişleri Bakanı diyor ki “Gereği yerine getirilecek”. Önce herkes kendi konumunun, görev ve sorumluluğunun "gereğini" yerine getirsin. Bir dernekle niye uğraşmak niye? Elbette, devlete paralel bir yapı olmaz ama kişi zaten “Biz AFAD’la işbirliği içinde çalışıyoruz” diyor, uğraşacak bunlar mı kaldı? Böyle bir genel bir tablo var önümüzde.
Acının boyutu ve toplumsal fay hatlarından başlayalım o zaman.
Böyle bir ortamda insan konuşmakta zorlanıyor. Samimi duygum şu: Keşke bu bir rüya olsa, bir kabustan uyanır gibi uyanabilsek. İnsan evinde rahat bir uyku çekmekten, nefes alıp vermekten utanır hale geliyor. Bir suçluluk duygusu, bir boşluk hissi... Çoğu şeyin anlamsızlaştığını hissediyorsunuz. Enkazdan kurtarılan 13 yaşındaki bir yavrunun sözleri beni çok etkiledi; “Sen bir mucizesin” sözlerine karşı “İyi de ailem öldü, ben ne yapacağım” cevabı hakikaten unutulur gibi değil. Ben öncelikle şunu gözlemledim bu depremin ardından; yıllardır bu alt kimlik politikalarıyla, değerlerin istismarı ve aşındırılmasıyla, bunlar üzerinden “kindar nesil yaratma” projeleri, "senden-benden" ayrımları vs. toplumsal fay hatlarına yüklenen gerilimi ve stresi, siyasal yarılmayı, zehirli dili bir kere daha gördüm. Birbirlerine girmek için iki gün sabredemediler! Siyasiler arasındaki bu stres yüklemesini çok tehlikeli bulduğumu söylemek isterim. Hani AFAD tarafından ihtiyaç listesi yayınlanıyor ya, bence böyle bir ihtiyaç listesini de siyasiler için yayınlamak lazım; edep, seviye, nezaket, aklıselim, devlet terbiyesi gibi değerler belirtilmeli siyasiler için bir ihtiyaç listesi olarak.
Çok büyük bir felaket yaşadık, bu kesin. Bu depremlerin kolay görülecek bir şey olmadığını yerli yabancı bütün bilim adamları söylüyorlar. Dolayısıyla, bütün konuşmalarımızı, eleştirilerimizi, söylemlerimizi depremin bu şiddeti ve yıkıcılığını da dikkate alarak, izan, insaf ve vicdan gözüyle ortaya koymamız lazım. Ancak bu, depremin yıkıcılığı, iktidar için veya ilgililer bakımından haklı ve makul eleştirileri ortadan kaldıracak bir "alan", siyasi ve hukuki sorumlulukları örtecek, öteleyecek bir "örtü" olarak kullanılamaz, bir sorumsuzluk ve eleştirilmezlik alanı yaratamaz. Bu da siyasi bir manipülasyon olur. Evet, çok sıra dışı bir şey yaşadık ama yaşadığımız sıra dışı şey, eksiklik ve aksaklıkları, sorumlulukları ortadan kaldıracak bir şey değil. “Birlik ve beraberlik” deniyor, ilkesel olarak doğru ve gerekli. Ancak bu lafla da olmaz, birlik ve beraberlik talebi eksiklikleri, aksaklıkları söylemeye, dile getirmeye engel değil ve olmamalı. Yani birlik ve beraberlik olacağız hiç kimse konuşmasın, hiç kimse eleştirmesin, eksiklik ve aksaklıkları dile getirmesin, sorumlular ceza almasın, böyle bir şey söz konusu olamaz. Bir daha bu acıların yaşanmaması adına konuşmak lazım ama bu konuşmanın içeriği, amacı, çıkış noktası önemli. Mesele şu; izan, insaf ve vicdandan yoksun hiçbir eleştiri amacına ulaşamaz, aksine eleştiriyi değersizleştirip muhatabı güçlendirir. Ama akıl ve bilim, gerçekler ışığında bütün bu aksaklıkları, eksiklikleri konuşacağız, bundan kurtuluş yok. Yani hiç kimse “kader” deyip de bu işin içinden sıyrılamaz.
Burada şu önemli; deprem şiddetli ve yıkıcıydı, tamam ama bu yıkıcılık tek başına ve otomatik olarak bu süreçteki yanlışlıkları, kusurları, ahlaki ve hukuki sorumlulukları ortadan kaldıramaz. Bakın, 99 depreminin yıkıcı sonuçlarını yaşadık ve bundan sonra da bilim adamlarının açık uyarıları var. Bırakın onu AFAD’ın kendisinin Kahramanmaraş’ta olası bir deprem üzerine yaptığı tatbikat ve planlama var. Yirmi yıldır ülkeyi yönetirken sürekli olarak "eserleriyle" övünen bir iktidar var. Şimdi eğer siz o eserlerle övünüyorsanız o zaman eksik, hatalı, kusurlu bir takım fiilleriniz sonucunda ortaya çıkan sonuçlarla da yüzleşeceksiniz. Cumhurbaşkanı “kader planı” dedi, bu çok umut kırıcı ve tamamıyla hukuki ve siyasi sorumluluktan sıyrılmak adına yine maalesef dini duyguların istismarından öte bir şey ifade etmiyor. Ne demek kader planı? Kader planıysa her şey, o zaman karar almaya, OHAL ilan etmeye, yönetmeyene gerek var? Allah’tan aklı başında ilahiyatçılar da bunu kabullenmediler. Aynı yerde bazı binalar çöküyor ama bazıları ayakta kalabiliyorsa ve camı bile kırılmayabiliyorsa, bunu kaderle izah edemezsiniz. Bunun hukuktaki karşılığı bellidir, ya bilinçli taksirdir, ya olası kasttır. Siyasi sorumluluğu da ayrıdır. Şimdi bakın, bu deprem meselesi, eksiklik ve aksaklıklar, yapılmayanlar sadece bu iktidar dönemine ait bir şey değil ama 20 yıldır ülkeyi yönetiyorsanız, 99 depreminin de yıkıcı sonuçlarını görmüşseniz, buna rağmen gerekenleri yapmamışsanız bu sorumluluk doğurur.
Özetle söyleyeyim; mesela AFAD’ın ve Kızılay’ın liyakat ve bilimsellikten uzak, tamamen siyasi yandaşlığa dayalı yapılanması, toplanan bir takım paraların nereye harcandığının izah edilememesi, Ergenekon-Balyoz kumpaslarından miras “asker korkusu ve alerjisi”, buna bağlı bir takım yanlış karar ve uygulamalar, 20’den fazla "imar barışı" adı altında çıkarılan imar afları, denetim noksanları vs. Bunlar sorumluluk demektir.
Bu aflar “halkın sorununu çözüyoruz” diyerek çıkarılmıştı.
Ama işte “imar barışı” adı altında adeta toplu tabut inşasını onaylayıp özendiren sistematik yanlış uygulamalar, bunların hepsi çok ciddi, hem hukuki, hem siyasi sorumluluk doğuran şeyler. Zaten bu süreçte çok öne çıkan AFAD ve KIZILAY gibi kurumların liyakatten ve bilimsellikten uzak yapılanması düğmenin baştan yanlış iliklenmesi olunca zaten sonrakilerin doğru olması şansı kalmıyor! Sonuçta tüm bu yanlışların siyasi rantını yemiş olanların şimdi de yiyip içtiklerinin bedelini, faturasını ödemeleri lazım. Yani; iyi olan benden, kötü olan başka yerden veya kaderden anlayışı artık sona geldi, iflas etti. Felaketin boyutu çok büyük ama bir gerçek var; her şeyin kötü olduğunu söylemiyorum ama bu sürecin doğru yönetilemediği, ciddi hata ve gecikmelerin yaşandığı da görülüyor.
Japonya’da 7.3 büyüklüğündeki depremde 4 kişi hayatını kaybetmişti, ABD’de ise bilim adamları “Bizde 7.8 deprem olsa yıkım asla böyle olmaz” dediler, keşke bizde de böyle olsaydı. Siz bir tweetinizde “1999 depreminde de çok kayıp verdik ama siyasi fatura ödenmedi” diyorsunuz. Eğer Hatay’ın Erzin ilçesinde hiç bina yıkılmamışsa gerçekten sorumluları bulmak gerekir değil mi?
Tabii, bakın binaların yıkılmasında kusuru bulunanlar elbette hukuk çerçevesinde hesap verecek ve vermeli ama 99 depreminde bir sembol isim mahkum edildi, her şey onun üzerine yıkıldı, onun dışında herkes yaptığıyla kaldı. Benim endişem şu; hukuk, toplumsal infiali yatıştırma, azaltma, gaz alma ya da birtakım kişilerin sorumluluklarını paratoner gibi onların üzerinden alma aracı değildir. Sadece gözaltı ve tutuklamalarla diğer hukuki, siyasi, sosyal, ahlaki sorumluluklar örtbas edilmemeli, ileriye yönelik önlemler de arka plana atılmamalı. Hukuk kendi içinde işler zaten. Şu anda meslektaşlarımız da var gücüyle delil toplamaya gayret ediyorlar. Bu yerleri kimler imara açtı, zemin etüdü yapıldı mı? Faylar üzerine neden yerleşim oluşturuldu? Bu yükseklikte ve tipteki yapılara kimler izin verdi, kimler planlayıp nasıl yaptı, ne malzeme kullanıldı, nasıl denetlendi daha doğrusu denetlenmedi? İmar aflarını kimler ve niye çıkardı, kimler evet dedi? Siyasiler, belediyeler, çeşitli meslek grupları var işin içinde. Bu ve benzeri soruların cevabı verilmeli. Yoksa sorumluğu birilerinin üzerine atıp, yıkıp sıyrılmak kolay!
Yaşanan büyük depremler sonrasında halkın “devlet nerede” diye büyük tepki gösterdiğini ekranda ve tüm haberlerde izledik. Siz “devlet enkaz altında kaldı” meselesi önemli diyorsunuz, buradaki önemi açıklar mısınız?
Burada devleti hedef alıp suçlamak ciddi bir yanlıştır bence. O devlet olmazsa enkaz altında hepimiz kalırız. Çıplak ve korunmasız kalırız. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Dolayısıyla ateşin düştüğü yerdeki acılı vatandaş her şey, söyleyebilir, hiç kimsenin ona söyleyebileceği bir şey olamaz ama sorumluluk mevkiinde olanlar söylediğine dikkat etmelidir. Devlet enkaz altında kaldı demek yanlıştır, devletle iktidar veya hükümet birbirine karıştırılıyor, lütfen karıştırılmasın. Bir benzetme yapmak gerekirse; devlet bir otobüs ise iktidar şofördür, yani otobüs kendiliğinden gitmez, onu sevk ve idare eden, belli bir istikamete götüren şoför koltuğundaki iktidardır. Bir kaza olduğunda da kazayı herhalde otobüs yapmıyor değil mi, onu kullanan şoför yapıyor! Dolayısıyla devlet doğru idare edildiği sürece kuvvetli ve muktedirdir. Zaten Devlet, odağında milletin olduğu kurumlar ve kurallar bütününden oluşan bir organizasyon, bir yapıdır. Dolayısıyla bu depremde yaşanan eksiklikler ve aksaklıklar devletin değil, onu yöneten iktidarın eksikleridir. Bu organizasyonu siz doğru şekilde harekete geçirirseniz doğru sonuca ulaşırsınız. Bu anlamda bu organizasyonu harekete geçirebilmek veya geçirememek iktidarların kapasite ve becerisine bağlıdır. Zaten bu nedenle zaman zaman şoför değişiyor.
“Devlet nerede” diyorlar ya devlet nefes aldığımız her yerdedir, çünkü devlet hepimiziz aslında. Dolayısıyla eğer enkaz altında kalan bir şey varsa bu devlet değil; kurumları ve kuralları tahrip ederek kendisini devlet, devleti de kendisi zanneden zihniyettir! Yoksa Devleti yıpratmanın, devlete güven duygusunu zedelemenin kimseye fayda sağlayacağını düşünmüyorum, çünkü belirttiğim gibi devletin olmadığı yerde hepimiz çıplak ve korunmasız kalırız.
Siyasetçilerin de söylemlerine çok dikkat etmesi gereken bir dönemdeyiz ama rakip gördüklerine hakaret ve tahrik edici söylemler yine de duyuluyor maalesef.
Kim yaparsa yapsın, şahsi veya siyasi amaçlarla felaketten nemalanmak, acıyı istismar edip pazarlamak da hani “yağma” filan deniyor ya, bu da bir tür yağmadır. Dolayısıyla herkes bu büyük yıkım ve acı karşısında aklıselimini muhafaza etmelidir. Herkes bir samimiyet testinden geçiyor. Mesela henüz daha yitirdiğimiz yurttaşların bedeni soğumamışken, yaralar açık, acılar tazeyken, ateş öncelikle düştüğü yeri ve yanı sıra hepimizi cayır cayır yakıyorken seçimin zamanına dair tartışma tam anlamıyla zamansızdır, ayıptır, siyasetin geldiği noktayı göstermektedir. Enkaz altında kalma deniyor ya, enkaz altında kalan akıl ve bilimi reddedip hurafelere, asalak tarikat ve cemaatlere dayanan, dini istismar edip siyasete ve ticarete alet eden, yetersizliğini kadercilikle örtmeye çalışan zihniyettir. Sadece bu da değil, aynı şekilde toplum odaklı kamuculuğu ve halkçılığı reddedip ülke kaynaklarını bir avuç insana aktaran, çevreye, doğaya düşman, betoncu ve talancı zihniyet de çökmüş ve enkaz altında kalmıştır. Özetle bilime kulak tıkayan, sözde "Küçük Amerika" olma hayaliyle gözünü kar hırsı bürümüş neoliberal politikalardır enkaz altında kalan. Bakın “vatandaşım işini bilir”den o ahlaki çöküntü ve aşınma nerelere geldi, “küçük Amerika” olma hayaliyle, 24 Ocak Kararlarıyla geldiğimiz noktadır bu. Birileri bunu abartılı buluyor olabilir ama büyük fotoğraf bu. Cumhuriyetin insan ve çevre odaklı politikalarını köy enstitülerinin "akıl ve bilime dayalı insan odaklı" eğitim sistemini terk ederseniz, tamamen bireycilik ve kar odaklı anlayışa geçerseniz geleceğiniz nokta budur.
Elinizde ne çevre kalır, ne şehircilik kalır, ne bilim kalır, ne tarih kalır, hiçbir şey kalmaz. İşte bakın basit gibi görünüyor ama Atatürk’ün ölümünden başlayarak o cumhuriyetin gerçek manadaki kurucu değerlerinden uzaklaşırsanız maalesef geleceğiniz nokta bu. İnsan tipolojisi de değişiyor, başka şeyler de değişiyor. Bir de siz kindar nesil yetiştirme diye bir hedef önünüze nasıl koyarsınız? İşte ondan sonra toplumsal fay hatlarına stresi yüklersiniz. Bakın hala bu ortamda bile alt kimlikçilik yapan rezillere rastladık, o yüzden çok şey kaldı bu enkaz altında. Benim endişem yine bunun sadece belli kesimlere ve kişilere bağlanıp büyük fotoğrafın görülmemesi, bununla yüzleşmemiz lazım. Sonunda söyleyeceğim birşeyi şimdiden söyleyeyim; Türkiye doğru yönetilir, kamucu, halkçı bir anlayışla planlamaya dayalı doğru adımlar atılırsa, kaynakları doğru kullanılırsa, yine rant peşinde koşulmasına izin verilmezse, bu büyük yıkımın altından kalkabilecek güce ve kudrete sahiptir. Artık kim iktidar olursa olsun şehirlerin yeniden imarı ve depreme karşı güçlendirilmesi için kaynaklarını doğru ve tasarruflu kullanması, özelleştirme adı altında kamu kaynaklarının birilerine peşkeş çekilmesinin sonlandırılması, üretime ve planlamaya dayalı ekonomi modeline geçmesi bir zarurettir.
Artık öyle gereksiz boyutta betona yatırım, Kanal İstanbul gibi bir takım fanteziler bence bitmiştir. Bu noktadan sonra, kim iktidar olursa olsun ülkenin birinci önceliği, yıkılan yerlerin bir daha yıkılmayacak şekilde yeniden yapılması, bunun yanı sıra deprem beklenen bölgelerdeki yapıların yeniden imar edilmesi veya güçlendirilmesidir. Ders, ders deyip duruyor herkes, bu ders artık yetti ve çok pahalı oldu, bakın kaç insanımızı yitirdik.
Deprem uzmanları Kanal İstanbul’un şehri depreme karşı dayanıksız hale getireceğini, hatta tetikleyeceğini söylerken hala bu konuda ısrar var…
Artık olmaz, yapılamaz, kimse bu vebali üstlenemez. Bunlardan vazgeçilecek. Ben daha da ötesini söylüyorum diyorum ki; bu bireyci anlayışa dayanan bütün politikalardan vazgeçilmek zorunda. Atatürk’ün uyguladığı planlamaya, tasarrufa dayalı, kamucu, halkçı anlayışa geri dönülmek zo-run-da! Bu artık bir tercih değil, zorunluluk. Sizin 40 bin insanınız öldükten sonra, her an benzeri bir riskle de karşı karşıyayken, gereksiz işlerle uğraşamazsınız artık. O zaman bunun hem hukuki, hem siyasi faturası daha da açık ve ağır olur. Siz şu andan itibaren kuruşu bile heba edemezsiniz. Türkiye müthiş bir tasarruf ve planlama dönemine girmek zorunda.
Benim zaten yoksul olan yurttaşım evini nasıl depreme dayanıklı hale dönüştürecek? Bunu, gerekli kaynak ve planlamayla devlet yapacak. Bundan çıkaracağımız en önemli sonuç ve amaç şu olmalı; elbirliğiyle ve bir devlet projesi olacak şekilde insanları ev adı altındaki tabutlardan çıkarıp doğru düzgün evlere yerleştirmek. Bunu kamu karşılayacak.
ÜNİVERSİTELERİ KAPATMANIN GENÇLERİN PSİKOLOJİSİNİ DAHA DA BOZACAĞI AŞİKARDIR!
Üniversitelerin kapatılması konusu gündeme geldi ve büyük tepki çekiyor. Bu konuda ne diyorsunuz? Hem devletin parası var diyorlardı, hem de milyarlarca lira bağış toplandı, bunlarla başka çözüm bulunamaz mı?
Bazen olağanüstü durumlarda, olağan dışı kararlar alınabilir, çözümler üretilebilir. Ama bu yapılırken her boyut düşünülmeli, bir yeri onarırken bir başka yeri yıkmamaya özen gösterilmeli ve fedakarlıklar doğru dağıtılmalı. Bu çerçevede baktığımızda; böyle büyük bir yıkımda yurttaşlarımızın açıkta, sokakta, soğukta bırakılması düşünülemez, bunda hemfikiriz. Ancak bu kararın eğitim kalitesini düşüreceği, motivasyonu, odaklanmayı azaltacağı açıktır. Uzaktan eğitim yüz yüze eğitimin yerini tutamaz. Üstelik bu uygulamanın, zaten salgın döneminde sarsılmış gençleri bir kez daha benzer bir ortama sokması, yaşanan felaketin bozduğu psikolojiyi daha da kötü hale getirmesi kaçınılmaz gözüküyor.
Ama daha da önemlisi, kalacak yeri olmayan, olsa da uzaktan eğitim imkanına erişecek donanıma sahip olmayan gençler var. Ailesi depremi yaşamış ve yurtta kalan genç nereye gidecek, zaten gidecek yeri kalmamış... Yetmezmiş gibi daha toparlanma imkanı bulmadan bazı öğrencilerin eşyalarının kapının önüne konulduğuna dair haberler geliyor, umarım doğru değildir. Bakın elbette gerektiğinde herkes, gençlerimiz de fedakarlık yapacak ve yapmaya hazır olduklarından da hiç kuşkum yok ama fedakarlıkları da doğru dağıtmak, denkleştirmek lazım. Bu ülkede depremzedelerin barınma sorunu bakımından, sahip oldukları ekonomik seviye itibariyle gençlerden daha önce ve daha fazla fedakarlık yapması gereken iş insanları var. Bu ülke onları zengin etti, şimdi de onların biraz kârlarından fedakarlık etme zamanı. Bunlardan bir kereye mahsus bir deprem dayanışma vergisi alınıp, barınma ve buna bağlı ihtiyaçlar buradan giderilebilir. Bu şekilde oluşturulacak fonla da oluşturup depremzede yurttaşlarımızı uygun ev, pansiyon ve otellere yerleştirmek mümkün. Gerekirse turizmden gelecek gelir de bu fona eklenebilir. Böylece eğitimden de fedakarlık yapılmaz, gençler de mağdur olmaz. Farklı çözümler de düşünülebilir. Yüz yüze eğitime erişmenin yolları bulunmalıdır, devlet bunun için var. Kararın gözden geçirilebileceğini düşünüyorum.

ARTIK İKTİDAR DOĞRU BİR ŞEY SÖYLESE BİLE İNANILMIYOR
İlk başta yapılan bütün bağışlar devlet kurumları yerine Haluk Levent’e ve Oğuzhan Uğur’a gitti. Halkın devlete güvenmez hale gelmesi de çok önemli değil mi?
Evet çok önemli, bunun bir toplum için çok ciddi bir sorun olduğunu düşünüyorum. Hani bir yalancı çoban hikayesi var ya, sonunda gerçeği söylediğinde kimse inanmıyor, maalesef yıllardır yapılanlar ve yapılmayanlar karşısında iktidar bu konuma düştü. O kadar çok hata yaptı ve gerçeğe aykırı şeyler dile getirildi ki, doğru bir şey söylense veya yapılsa bile artık inanılmıyor. Bu konuda iktidarın da kendisini sorgulaması lazım. Ancak yukarıda belirttiğim üzere iktidar ile devlet karıştırılmamalı, devlete güven duygusu zedelenmemeli. Bazıları ise maksatlı söylemlerle bilerek ve özellikle devlete güvensizlik yaratıp, yıpratmayı hedefliyor. devlete yönelik maksatlı söylemler ve saldırılar, yıpratmalar kabul edilemez. AFAD’taki, Kızılay’daki yapılanmaya bakıyorsunuz; eş, dost, ahbap! Şu ayrımı yapalım; devlet hepimizin devleti, o yüzden devletle iktidarı ayırt etmek lazım. Tamamen vatansever insanların yer aldığı, organize ettiği, devlete ve kurumlarına yardımcı olan yapılara düşmanlık etmenin kimseye bir faydası ve anlamı yok. Elbette devlete paralel yapı ve faaliyet olmaz. Elbette resmi-sivil her kurum denetlenmeli. Ama bunca yıkım ve yakıcı sorun arasında, hem birlik ve beraberlik çağrıları yapılırken siyasi gücü elinde bulunduranların, başka iş kalmamış gibi üstelik AFAD’la işbirliği içinde çalışan, bunu defaatle deklare eden bir dernekle uğraşmasının kabul edilir bir yanı olmadığını, birlik beraberliğe de hizmet etmediğini düşünüyorum. Beraberlik sözle olmuyor. Üstelik herkes önce kendi konum ve görevinin gereklerini yerine getirmeli, kendi ‘ahbapları’na bakmalı. Mesela bu ‘ilgi’ ve ‘hassasiyet’in, bazıları yardım ve bağış da toplayan cemaat ve tarikat vakıfları ve dernekleri için de gösterilmesini bekliyor insan!
MERAL AKŞENER’İN ÜZERİNDE DURDUĞU KONU DOĞRU
Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer deprem bölgesinden gönderilen sığınmacıların sayısının çok fazla olduğunu, Mersin’in bu göçü karşılayamayacağını söyledi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Deprem bölgesinden birçok yurttaşımız göç ediyor, bu da anlaşılır bir şey ama o zaman geçici sığınmacılarla birlikte bölgenin zaten hassas hale gelen demografik yapısında çok daha çarpıcı, sarsıcı, beka sonucu yaratabilecek değişimlerin yaşanması mümkün. O yüzden Sayın Akşener’in de üzerinde ısrarla durduğu konuyu çok haklı buluyorum; deprem bölgesinde yabancılara mülk satışı derhal durdurulmalı, aslında bana sorarsanız bütün Türkiye’de durdurulmalı, hiç bir şekilde yabancıya mülk (özellikle tarım arazisi) satılmamalı. Daha da önemlisi ‘gayrimenkul alımıyla verilen vatandaşlık uygulaması’na derhal son verilmeli. Bu göç ve yer değiştirme hareketleri de titizlikle izlenmeli ve kayıt altına alınmalı.
Zaten şimdiye kadar yeterli sayıda mülk ve vatandaşlık aldılar, bunlar geri alınamaz mı?
Düşünülebilir ama ciddi hukuki ve siyasi sorunlar çıkabilir. Bakın Türkiye'nin başına ne belalar açıldı. Türk vatandaşlığı bu kadar ucuz olmamalı, vatandaşlık dediğiniz şey değerlidir, önemlidir. Bugün artık ülkeler sadece askerle, topla, tüfekle işgal edilmiyor, “demografik işgal” diye bir şey var, bu komplo teorisi falan değildir, siz bakmayın Türkiye’de bir takım kişilerin bunları söyleyenlere tepki göstermesine, onların kimlerin sesi olduğu, kimlere hizmet ettiği belli. Bir devlet aklıyla bu tür bir demografik sıkıntı dikkate alınmalı ve önlem alınmalı. İktidarın yanlış Suriye politikası, göç politikası ve onun devamındaki vatandaşlık konusundaki uygulamalar hep kötü bir miras olarak geliyor. Parası olan bütün yabancılar bu illerimizde toprak alsa, yer alsa bir bakarsınız ki oralarda Türk nüfus kalmamış, bu şaka değil! Bu evleri bireyler alıyor gibi gözükür ama o bireylerin arkasında finansmanı kimin sağladığını bilemezsiniz. Bölgede istihbarat servislerinin cirit attığına emin olabilirsiniz.
Tarihsel olarak İsrail’in nasıl kurulduğuna herkes baksın. Filistinlilerin elinden toprakları satın alına alına, bir baktılar ki Filistinlilerin elinde toprak kalmamış! Bunlar komplo teorisi değil. Maalesef yaşadığımız coğrafyadan, içinde bulunduğumuz kuşatmadan dolayı her şeyi düşünmek zorundayız. Bunlar şu anda önlem alınabilecek şeyler. Bir karar yayınlar ve dersiniz ki, yabancılara toprak satışı durduruldu, artık bu şekilde vatandaşlık da verilmiyor.