The Guardian’da bir yazı okudum. Georgina McNamara imzalı yazıda hep yapmak istediğimi yaptığını ve deneyimini kaleme aldığını gördüm.

Instagram’ı ilk kez 17 yaşındayken indirmişti.

Yavaş yavaş bağımlısı olmuştu.

Bunun farkında mıydı, tabii ki hayır.

TikTok’u indirmeyi kendini beğenmiş bir tavırla reddediyordu.

Snapchat mi, “çocuk işi”ydi.

Ama Instagram öyle miydi ya?

Takip ettiklerinin yarısı kadar bile paylaşım yapmıyordu.

Ancak yıllar geçip, üniversite yaşamında ilerledikçe bir şeyi fark etti.

Okumak, makale yazmak, bunlara vakit ayırmak yerini yapacağı Instagram paylaşımlarını hazırlamaya bırakıyordu.

Gazeteci oldu.

İşinden eve dönerken bile paylaşacağı hikayeyi düşünüyordu.

Nasıl daha sanatsal, nasıl daha kusursuz olabilirdi.

Sanki herkes onu bekliyordu.

Peki kim ne tepki veriyordu, kaç kişi paylaşıyordu. Kimler tepki vermiyordu, neden vermiyordu?

Sonra bir gün partneriyle birlikte iki hafta boyunca Negombo ve Kandy’ye seyahat ettiler. Hint Okyanusu’na bakarak akşam yemekleri yediler, tarihin, kültürel mirasın izini sürdüler.

Ama onun içinde hiç susmayan biri vardı. Instagram…

İki hafta boyunca gördüğü her şeyi yorumluyor, çektiği her fotoğrafın paylaşmaya değer olup olmadığını tartışıyor, altına yazabileceği olası açıklamaları, ekleyebileceği müzikleri ve filtreleri hesaplıyordu.

Kaynak olarak ekle

Gezinin son günlerinden birinde, tarih öncesi çağlardan beri yerleşim yeri olarak kullanılan, olağanüstü bir kaya kalesi olan Sigiriya’ya tırmandılar. Hayatlarında gördüğü en etkileyici yerlerden biriydi.

Zirveye ulaştığında aklından geçen ilk şey neydi sizce?

Bingo!

“Bunu mutlaka hikâyemde paylaşmalıyım.”

Daha o anda, fotoğrafın Instagram’da nasıl görüneceğini hayal etmeye başlamıştı. Londra’ya döndüğünde de birkaç paylaşım yaptı. Ardından saatlerce kaygıyla ekranı kaydırıp akışı yeniledi; neden daha fazla insanın paylaşımlarını beğenmediğini ya da yorum yapmadığını düşünerek kendini yiyip bitirdi.

Onu sinir bozucu mu buluyorlardı? Sıkıcı mı? Çirkin mi?

Paylaşımı silmeli miydi? Yoksa yeniden mi paylaşmalıydı?

İki gün içinde artık kendi düşüncelerine bile tahammül edemez hâle geldi. Bir ay boyunca Instagram’ı telefonundan silmeye, alışkanlıklarını yeniden düzenlemeye ve ardından sağlıklı bir zihinle geri dönmeye karar verdi.

İlk ay boyunca fotoğrafları anıları saklamak amacıyla çekmeye başladı. Bu, yaşadığı deneyimlerin yeniden kendisine ait olduğunu hissettirdi.

Bir ay üç aya, ardından altı aya dönüştü. Gelecek ay, o ilk adımı atmasının üzerinden tam bir yıl geçmiş olacak.

Peki ne mi değişti?

Yazarın kendisine ses verelim:

*Instagram kullandığım günlerde, hayatımın en sıradan anlarını bile başkalarının görünüşte harika hayatlarıyla karşılaştırmak için muazzam bir enerji harcıyordum. Uygulamayı hayatımdan çıkarınca bu enerjiyi yaşamımın başka alanlarına yöneltebildim.

*Bu, artık günün her dakikasını verimli geçirmeye başladığım anlamına gelmiyor. Öyle olmadı. Ama zihnimin arka planındaki gürültü önemli ölçüde azaldı. Daha fazla okudum, ilk romanımı yazmayı bitirdim ve ikinci romanıma başladım.

*Hayatımı yeniden mahremiyet içinde yaşamak bana özgürleştirici bir duygu verdi. Belki buna gülebilirsiniz; sonuçta ben öyle tanınmış bir kişi de değilim. Ama anonim kalmanın, kimsenin dikkatini çekmeden yaşamanın ve bir şeylerden hoşlanıp hoşlanmadığınızı kimseye açıklamak zorunda olmamanın ne kadar büyük bir mutluluk olabileceğini keşfettim.

*Artık anların değeri, onları yaşamaktan keyif almamdan ya da sevdiğim biriyle paylaşmamdan geliyor. Yüzlerce insanın onları beğenmesinden ve onaylamasından değil. Her anın içinde gerçekten var olabiliyorum; yarısında Instagram'ın dipsiz kuyusuna düşüp kaybolmadan…

*Hayatım bazı açılardan daha küçük geliyor artık. Ama aynı zamanda çok daha fazla bana ait.

Denemeye değmez mi ne dersiniz?