Akşam saat 11.30... Uyumaya hazırlanırken bileğinizdeki saat titriyor:

“Bugünkü hedefinizi tamamlamanıza 846 adım kaldı.”

Birden kendinizi salonla mutfak arasında volta atarken buluyorsunuz. Bütün gün işe gitmiş, merdiven çıkmış, yorulmuşsunuz ama saatinize göre hâlâ başarısızsınız.

Üstelik mesele yalnızca adım değil. Uykumuz puanlanıyor, kalp atışımız ölçülüyor, kaç kalori yaktığımız hesaplanıyor. Sabah gözümüzü açar açmaz kolumuzdaki cihaz bugün spor yapmaya hazır olup olmadığımıza karar veriyor.

Peki biz ne ara bedenimizi dinlemeyi bırakıp birkaç santimlik ekranların emrine girdik?

Bir zamanlar koşmak çok basit bir işti. Ayağımıza spor ayakkabımızı geçirir, rüzgârı yüzümüzde hisseder, konuşa konuşa ilerlerdik. Sonra GPS’li saatler geldi. Hızımızı, nabzımızı ve attığımız her adımı ölçmeye başladık.

İlk bakışta harika bir imkândı. Fakat bir süre sonra koşunun kendisinden çok ekrandaki rakamları önemser olduk. Dinlenmemiz gereken günlerde bile “Bu tempo bana yakışmaz” diyerek hızlandık. Bedenimiz “Dur” derken saatimiz “Devam et” dedi.

Geçenlerde Bodrum’da banka üst düzey yöneticisi bir arkadaşımla denizdeydik. Ben suyun üzerinde keyif yaparken o, kolundaki saat henüz 20 dakika dolmadığını gösterdiği için haşur huşur yüzmeye devam ediyordu. Şirketlerin geleceğini planlayan koca CEO’lar bile bileklerindeki cihaz “Hedefini tamamlamadın. Ayağa kalkma zamanı” dediğinde robota dönüşebiliyor.

Kaynak olarak ekle

Bu duruma “analiz felci” deniyor. Sayılar çoğaldıkça kendimizi daha iyi tanıyacağımızı sanıyoruz. Oysa bazen tam tersi oluyor. Saatiniz sabah “Kötü uyudun” dediğinde kendinizi iyi hissetseniz bile yorgun olduğunuza inanabiliyorsunuz.

Bu teslimiyetin en büyük sembolü ise meşhur 10 bin adım hedefi.

Her yerde aynı cümleyi duyuyoruz:

“Sağlıklı olmak istiyorsan her gün 10 bin adım atacaksın.”

Bu rakam bir doktorun önerisinden ya da bilimsel araştırmadan çıkmadı. Hikâye 1965 yılında Japonya’da başladı. Bir şirket, geliştirdiği adım ölçere “Manpo-kei”, yani “10 bin adım ölçer” adını verdi. On bin, yuvarlak ve akılda kalıcı bir rakamdı. Japonca yazılışı da yürüyen bir insanı andırıyordu.

Reklam tuttu, cihaz sattı ve bir pazarlama sloganı zamanla bütün dünyanın sağlık kuralına dönüştü.

Bilim insanları yıllar sonra meseleyi araştırdıklarında ise farklı bir tabloyla karşılaştılar. Yürüyüşün sağlık üzerindeki büyük faydası yaklaşık 7 bin-7 bin 500 adım civarında ortaya çıkıyordu. Bu sayıdan sonra fayda bir anda kaybolmuyordu elbette ama artış belirgin biçimde yavaşlıyordu.

Daha önemlisi, günde yaklaşık 2 bin adım atan hareketsiz bir insan, bu sayıyı 4 bin 400’e çıkardığında bile erken ölüm riskini yüzde 40 kadar azaltabiliyordu.

Yani mucize 10 bininci adımda değil, koltuktan kalktıktan sonraki ilk birkaç bin adımda.

Bu nedenle akşam 9 bin 154 adımda kaldığınızda evin içinde telaşla dönmenin bilimsel bir karşılığı yok. Gücünüz, zamanınız ve keyfiniz varsa 15 bin de yürüyün. Ama 6 bin adım attığınız günü başarısızlık saymayın.

Önemli eşik şu: Yürürken yanınızdaki insanla iki üç cümle kurabiliyorsanız sağlıklı bir tempodasınız, yağ yakıyorsunuz demektir. Tek kelime söyleyemeyecek kadar nefessiz kalıyorsanız vücudunuz zaten size yavaşlamanızı söylüyor.

HHH

Yürümek, yaş aldıkça fark etmeden kaybetmeye başladığımız başka bir şeyi de koruyor. İştahımızı...

Gençlik yıllarınızı düşünün. Gece yarısı döner yer, üzerine tatlı söyler, ertesi sabah kahvaltı masasına otururdunuz. Şimdi aynı yemeğin yarısında çatalı bırakıyor, “Eskiden bunun iki tabağını yerdim” diyorsunuz.

60 yaş üzerindeki insanlar gençlerden yüzde 16 ila 20 daha az kalori tüketiyor. Çünkü yaş ilerledikçe vücudun açlık ve tokluk sistemi değişiyor. Açlık hormonu ghrelinin sesi kısılıyor, tokluk sinyalleri güçleniyor, mide daha yavaş boşalıyor.

Bir de kas kaybı var.

Kaslarımız vücudun en önemli enerji tüketicilerinden biri. Yaş ilerledikçe ve hareketsiz kaldıkça kas miktarı azalıyor. Motor küçülünce harcadığı yakıt da azalıyor. Vücudumuz daha az enerjiye ihtiyaç duyduğu için beynimiz de daha az yemek istiyor.

Yemekten aldığımız keyfi azaltan bir başka değişim de tat ve koku duyularında yaşanıyor. 50 yaşın üzerindekilerin yarısından fazlasında tat hassasiyeti azalıyor, koku sorunu yaşayanların oranının ise yüzde 70’e ulaşıyor.

Yemeğin tadı belki değişmiyor ama beynimize ulaşan lezzetin sesi kısılıyor.

Bu yüzden yaş aldıkça yemeklere daha fazla tuz ve şeker ekleme ihtiyacı hissedebiliyoruz. Oysa çözüm tabağı tuza boğmak değil; limon, sirke, sarımsak, baharatlar ve taze otlarla lezzetin sesini yeniden yükseltmek.

İştahı azaltan nedenlerin hepsi biyolojik de değil. Bir de sofranın görünmeyen tarafı var. Yalnızlık...

İnsan sevdiği kişilerle yemek yerken daha uzun süre masada kalıyor. Sohbet uzuyor, meyve kesiliyor, çay demleniyor, “Biraz daha al” diyen biri çıkıyor. Tek başına yenilen yemekte ise birkaç lokmadan sonra tabak kaldırılıyor.

Bu yüzden saatinizi bazen evde bırakın. Canınızın istediği tempoda yürüyün. Biraz da kaslarınızı çalıştırın. Sonra sevdiğiniz insanlarla güzel bir sofraya oturun.

Çünkü hayat 10 bin adımdan ibaret değil. O adımların sizi nereye götürdüğü de önemli.

Mümkünse iyi bir sohbete ve güzel bir sofraya götürsün.