Türkiye, Muğla’nın Fethiye ilçesinden gelen görüntülerle sarsıldı.

Genç bir adam sokakta yürürken kalbi durdu, yere yığıldı.

Yanına yaklaşan kişi ilk anda yardım edecek sanıldı.

Gencin cebinden cüzdanını çıkardı.

Kimliğine bakacak, belki yakınlarına ulaşmaya çalışacak diye düşündük.

Ama cüzdandaki 6 bin lirayı aldı. Cüzdanı yeniden gencin cebine koydu.

Görüntüler ortaya çıkınca büyük bir infial yaşandı.

Güven duygusu uzun süredir örselenen toplumumuz, hiç beklemediği bir yerden; yıllardır övündüğümüz dayanışma duygusundan bir hançer daha yedi.

*

Buradan “Ne ara bu hale geldik?” ya da “Herkes kötü oldu” kolaycılığına düşmeyeceğim.

Çünkü mesele yalnızca bir kişinin vicdansızlığı değil.

Daha büyük resmi görmek gerekiyor.

Kötülük bu ülkede uzun süredir sonuçsuz kalıyor.

Sonuçsuz kaldıkça sıradanlaşıyor.

“Gücü yetenin gücü yetene” düzeni yukarıdan aşağıya yayılıyor.

*

Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik işçilerini hatırlayın.

İşçiler zam istemiyordu.

Bazıları 13, bazıları 15 aya ulaşan ödenmemiş ücretlerini, tazminatlarını ve yasal haklarını talep ediyorlardı.

Eskişehir’den Ankara’ya yürüdüler. Polis müdahalesiyle, gözaltılarla karşılaştılar.

Günlerce açlık grevi yaptılar.

Sonunda İçişleri, Enerji ve Çalışma bakanlıkları garantör oldu.

Alacakların ödeneceği sözü verilince işçiler eylemi bitirdi.

Ama söz tutulmadı.

Paranın yalnızca bir kısmı yatırıldı.

İşçiler yeniden yollara düştü, yeniden polis engeliyle karşılaştı, yeniden holdingin kapısına dayandı.

Ödemeler ancak ikinci eylemin ardından tamamlandı.

Şimdi aynı holdinge bağlı farklı maden işletmelerinden benzer haberler geliyor.

3 şehirde madenciler eylemde.

Anlaşılan o ki, işçinin maaşını aylarca ödememek adeta bir finansman yöntemine dönüşmüş.

Şirket parasını işletiyor, yatırımını sürdürüyor, işçiye olan borcunu ise işçi açlık grevine başlayana, Ankara’ya yürüyene, kamuoyu ayağa kalkana kadar erteliyor.

Üstelik işçisine maaş bulamayan bu holding devlet teşvikleri, yeni maden sahaları ve imtiyazlarla büyümeyi sürdürüyor.

*

Geçen gün yayında şu soruyu sordum:

Maden işçileri haklarını aramak için eylem yapmak istediğinde yüzlerce polisle karşılarına dikilebilen devlet, o işçilerin alacağını tahsil etmek gerektiğinde nerede?

Devletin hangi anda güçlü, hangi anda görünmez olduğunu anlatan bir soru bu.

İşçi yürümek istediğinde devlet orada.

Aileler adalet istediğinde bariyer orada.

Ama maaş ödenmediğinde, yurttaş hakkını alamadığında, üç bakanlığın garantörlüğünde verilen söz bile tutulmadığında aynı devlet aklı ortadan kayboluyor.

Yerde yatan insanın cebine uzanan el ile işçinin aylarca ödenmeyen maaşı arasında elbette hukuki bir fark var.

Ama ahlaki bir akrabalık da var.

Karşındaki güçsüzse, hakkını savunamayacak durumdaysa, alınabilecek ne varsa alınıyor.

Biri cüzdandaki 6 bin lirayı alıyor.

Diğeri işçinin maaşını, tazminatını, çocuğunun rızkını aylarca kullanıyor.

*

Şunu aklımızdan çıkartmamız lazım.

Hukuk yalnızca mahkeme salonlarında çökmez.

Önce insanların adalet duygusu çöker.

Ardından güven çöker.

Dayanışma çöker.

Utanma duygusu çöker.

Başkasının acısına saygı çöker.

Devlet vatandaşın hakkını korumuyorsa, şirket işçinin emeğini aylarca karşılıksız bırakabiliyorsa, sorumlular hesap vermiyorsa, güçlünün zayıf üzerindeki tahakkümü topluma örnek olur.

Sokaktaki hırsız da yukarıdaki düzenin kaba, küçük ve çıplak bir kopyasına dönüşür.

Kaynak olarak ekle