Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Tuhaf ve büyüleyici bir kaderin serüveni
Tuhaf ve büyüleyici bir kaderin serüveni
Savaş sırasında, kamplara götürülen ailelerin evlerindeki eşyaları toplamış olan bu travesti, antikaları arasında gururla salınıyor, bazen maun bir konsolun bazen de kıymetli bir saatin tarihçesini anlatıyor; bir anda Soğuk Savaş esnasında eşcinsellere yapılan eziyetleri dile getirirken, birden diktatörlüklerin ve savaşların saçmalığından bahsediyor, aniden Berlin’deki eski LGBT barlarını hatırlıyor ve dans ediyor.
Tilda TEZMAN
Kültür Sanat 14 Nisan 2019 - 11:56

2018 yılında Avignon Tiyatro Festivali'nde ilk defa seyirciyle buluşan bu oyunun teksti Pulitzer Drama, Tony Award ve Drama Desk ödülleriyle mükafatlandırıldı ve ondan fazla ülkede tercüme edilip oynandı. Hikaye, iki Amerikalı arkadaşın Berlin pop kültürünün ikonu haline gelmiş, sıra dışı kişiliği ile ünlenmiş Charlotte Von Mahlsdorf'un esrarını çözmek için yaptıkları araştırma üzerine kurgulanmış.

Charlotte esrarengiz bir karakter, tam bir bilmece… Nasıl oldu da, Charlotte, Nazi rejiminin ve Komünist rejiminin karanlık yıllarından, travestiliğini saklamaya gerek duymadan geçebildi? Hangi olaylar, onu eski eşya koleksiyonu yapmaya yöneltti? Ve hangi sebeplerle 1950 yıllarında bir gay kabare açtı ve sonrasında sürgüne gitmeyi seçti?

Teşhircilik ve gizlilik arasında, Charlotte Von Mahlsdorf içinde birden fazla kimlik barındırıyor, su yüzüne çıkmamış bir sürü sırrı ifşa ediyor ve yaşam öyküsünü anlatırken, Avrupa tarihinin en karanlık günlerine önemli bir gönderme yapıyor. Charlotte Von Mahlsdorf'un hikayesinde, yolunun kesiştiği otuzdan fazla karakter var: Yetenekli oyuncu Thierry Lopez (2019 yılı Moliere Ödülü'ne en iyi erkek oyuncu adayı) bunların her birini büyük bir ustalık ve dakiklikle yorumluyor.

Bu oyun, sıra dışı, özgürlük abidesi, yenilikçi, insanın başını döndüren ve şaşırtan bir karakteri, Charlotte Mahlsdorf'u deşifre ederken, kimlik konusu üstüne çağdaş kavramlarımızı da alt üst ediyor. Charlotte, sonuna kadar kendi bildiğini okuyan, inatçı, yürekli, cesur, kendinden emin. Varlığına, şehrine Totaliter Kurtların uyguladığı şiddete, tacizlere rağmen, sanatı, güzeli, yaşam sevincini sürdürmeyi, zorluklara göğüs gerip sağ kalmayı beceriyor. Erkek bedenindeki bu kadın tam bir kahraman… O ne bombalardan, ne SS subaylarından, ne Stasi yönetiminden ne de homofobik tehditlerden korkmadı.

Oyunun yazarı, Doug Wright, Dallas şehrinde 1962 yılında doğdu. “I am My Own Wife” adıyla bu piyesi yazdı. Gerçek bir karakter olan, Berlin'in kültürel sahnesinde varlık göstermiş, eski eşyalar müzesini açmış Charlotte Von Mahlsdorf ile yaptığı mülakatlar ve kendi araştırmaları doğrultusunda bu piyesi yazmış.

Charlotte Von Mahlsdorf, 3. Reich zamanında Lothar Bergelde adıyla doğar. Nazi Partisi'nin bir militanının oğlu olarak dünyaya gelen Lothar, 16 yaşındayken travesti olmayı seçer. Küçük yaşta babasını öldüren, Nazizmin ve komünizmin, eşcinsellere yönelik zulmünden sağ salim sıyrılan Lothar savaş sonrası, Charlotte Von Mahlsdorf adını alır… Bu isim, yaşadığı Doğu Berlin'deki mahallesinin ismidir. İşte orada, Berlin Duvarı'nın yıkılışından sonra, yazar Doug Wright onunla temasa geçer ve bir seri röportajdan sonra, bu eşcinsel travestinin, iki totaliter rejim altındaki yaşamının kronolojisini öğrenir. Muhakkak ki, Charlotte'un gizlediği ve ifşa etmediği başka sırları olup olmadığı meçhul kalır…

Oyunun sergilendiği Poche Montparnasse bir cep tiyatrosu… Küçücük bir salon… Seyirci oyuncuyla nerdeyse burun buruna… En küçük bir yanlış, en küçük bir kusur, tereddüt, ihmal ya da gecikme, büyüteçle bakarmış gibi hemen göze çarpabilir…

Dekor, bir acayipçi dükkanı gibi tasarlanmış. Charlotte'un Nazi rejiminden kurtardığı objeler ve eşyalardan kurduğu Gründerzeit Müzesi (bu müze bugün de ziyaret edilebilinir) ne benzer topladığı eşyaların minyatürleriyle yapılmış bu dekorda çok sayıda gramofon (sahibinin sesi) mevcut. Yok olup gitmiş bir dünyada, keşfedilmeyi bekleyen sayısız objeler… Ali Baba'nın sarayı adeta… Sahne tasarımı, baş karakterin, eksantrik kişiliğine ve hayal dünyasına, zerafetine, hafifliğine, sonsuz kibarlığına, modern kişiliğine çok uygun.

Charlotte karakterini oynayan Thierry Lopez, tiyatronun şifrelerini ve kodlarını sarsıyor ve oyunculuğuyla etkilerken seyircisini allak bullak ediyor. Yeteneğiyle, zarafetiyle, vücut diliyle hipnotize ediyor, seyirciyi çekim alanına hapis ediyor. Bu virtüözün karşısındaki seyirciye, önünde saygıyla eğilmekten başka bir şey kalmıyor. Diyaloglar keskin, canlandırdığı 30 farklı karakterdeki beden dili, duruşu, şiveleri kusursuz. Skandallara boş veren, cezbetmek için yaşayan bu karakterin, özgür yaşam şekli, iktidara meydan okuyan tavrı ve ödün vermeden tarihin kaosundan geçmesi… Thierry Lopez, mutlak bir performans sergiliyor… Sahnede bir başına, ama yaşamına dokunan bütün insanları, çok sevdiği teyzesinden annesine, şiddet uygulayan faşist aşağılık babasına, Rus subaylardan Nazilere ve Doğu Alman polisine, Amerikalı yazardan antika koleksiyoncusu hapse düşmüş arkadaşına… Bazen ciddi, bazen alaycı, bazen sert bir oyunculukla karakterden karaktere geçerken yüz ifadesini eğlenerek değiştiriyor… Fransız aksanından Alman retoriğine bir anda geçiveriyor. O tam bir bukalemun. Savaş sırasında, kamplara götürülen ailelerin evlerindeki eşyaları toplamış olan bu travesti, antikaları arasında gururla salınıyor, bazen maun bir konsolun bazen de kıymetli bir saatin tarihçesini anlatıyor; bir anda Soğuk Savaş esnasında eşcinsellere yapılan eziyetleri dile getirirken, birden diktatörlüklerin ve savaşların saçmalığından bahsediyor, aniden Berlin'deki eski LGBT barlarını hatırlıyor ve dans ediyor. Etik kurallarından ve günümüz şeffaflık anlayışından sıyrılmayı beceriyor.

Akıllara durgunluk veren bir dakiklik, ritm ve hassasiyetle, abartısız bir oyunculukla yorumluyor ve zirve yapıyor. İnce bedeni, dik duruşu, kadın kıyafeti içinde Lopez, bıyığı ve kocaman erkeksi elleriyle zarif bir androjen. Berlin kabare gecelerini anlatırken, bir anda elbisesini sıyırıp jartiyerli büstiyeriyle dans ediyor. Baş roldeki karakter Charlotte: O bir travesti, çok sade siyah uzun elbisesi, vücuduna yapışan slip külodu, jartiyerleri, file çorapları ve yüksek topuklu ayakkabıları… (Bu uzun topuklarla bütün oyun boyunca ayakta durabilmesi başlı başına fiziki bir performans kanımca) Gerçekle tuhaflığı bayağılığa kaçmadan çok güzel harmanlamış. O tanımlaması mümkün olmayan yıkımın gölgesini canlandırıyor.

1992 yılında, Charlotte Von Mahlsdorf'a, LGBT toplumunu desteklediği için federal nişan takıldı… Sonraki yıllarda ise Doğu Alman yönetimi ile işbirlikçi olmakla suçlandıysa da bu tez hiçbir zaman kanıtlanamadı. Fakat, hayatının son yıllarında, Almanya'ya Neo-Nazilerin gelmesiyle, Charlotte, İsveç'e göç etmeye zorlandı. İsveç'te dedikodulardan uzakta huzuru aradı.

Sözün kısası, Charlotte, şövalye nişanı seviyesinden persona non grata (istenmeyen insan) mertebesine geçiverdi.

Bu öykü bize, savaş ve işgal yıllarında değişik karakterlerin farklı davranışlarını, Charlotte Von Mahlsdorf'un alaycı ve tevazu dolu anlatımıyla aktarıyor. Lothar'ın bedeninde hapsolmuş Charlotte'un hayatta kalma mücadelesi. Charlotte söyledikleri ve ima ettikleriyle gerçeği, özgürlüğü, kimlik sorununu, imkansızın karşısında nasıl kendin kalmayı başarmayı irdeliyor. Bu sıra dışı kişinin sloganı: her şeyi , her bir eşyayı kurtarmak lazım, yaşanılanları unutmamak , her şeyi hatırlamak için…