Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
40 yıldır kapalı kutu İran’da 7 gün
40 yıldır kapalı kutu İran’da 7 gün
İran gezisine, ülkede yapılan benzin zammı sonrası başlayan protesto gösterilerinden önce gitmiştim... Edebiyat ve tarihe gölge düşmesin diye suların durulmasını bekledim. İran yine sakin ve hiçbir tur iptal edilmedi...
Seyahat 27 Kasım 2019 - 13:36

Hazırlayan: Arzu AYKAN ŞENİZEL/SÖZCÜ (asenizel@sozcum.com)

Yoğun gündem haberleri yazarken, ‘tam yıldım yılacağım’ dediğim bir dönemde telefonum çaldı. Arayan, çok sevdiğim İranlı yazar, sosyolog ve İran ile Türkiye arasında kültür elçiliği yapan rehber arkadaşım Shahzadeh N. İgual’di. Onunla 3 yıl önce yazdığı ilk kitabı “Tahran’ın Kırmızı Sirenleri”nin taslağını paylaştığı sırada tanıştım. Bir daha da kopmadık. Shahzadeh 12 yaşındayken ailesiyle birlikte ülkesini terk etmek zorunda kalmış, devrim, savaş, ambargo görmüş bir kadın. 2’nci vatanı Türkiye olmuş. Yaşadıklarını yazdığı kitabını okurken gözyaşlarımı tutamamıştım. İran o andan itibaren artık görmem gereken ülkeler arasındaydı.

DÜŞTÜ GERÇEK OLDU

3 yıl sonra telefonda ‘Hadi İran’a gidiyoruz’ teklifinde bulundu. ‘Düşünmeden tamam’ dedim. Ailem ve arkadaşlarım az tedirgin olsa da “Git düşünü gerçekleştir” dediler. Ben de teokrasi ile yönetilen ve 40 yıldır kapalı bir kutu olan, dünyada farklı farklı anlatılan 5 bin 500 yıllık yerleşik medeniyete sahip İran’ın asıl yüzünü görmek için düştüm yollara…

Shahzadeh ve Aborda Turizm, dolu dolu bir ‘Kültür ve edebiyat’ turu hazırlamıştı… Başkent Tahran’dan başlayan 10 günlük yolculuğun 4’üncü gününde İsfahan şehrinden katıldım aralarına. Fransa’da yaşayan ünlü yazar Nedim Gürsel, sosyologlar, öğretim görevlileri ve doktorların yer aldığı 27 gezgin de bizimleydi…

MODERN KENT İSFAHAN

Safevi döneminde İran’ın başkenti olan İsfahan oldukça modern geldi bana.

UNESCO Dünya Miraslar Listesi’ndeki Ulu Cami ve Chehel-Sotun (Kırk Sütun) Sarayı’na gittik.

Pers bahçelerinin tipik tasarımı vardı. Ağaçlar sonsuzmuş gibi dizayn edilmiş, çarpıldım… Sarayın mimarisi tam bir başyapıt. Ardından Safevi zamanıda inşa edilen yine UNESCO eseri, Pekin’den sonra dünyanın ikinci büyük meydanı Nakş-ı Cihan’da buldum kendimi…

80 bin metrekarelik alan içinde Ali Kapu Sarayı’ndan, Şah Camii’ye, Kapalıçarşı’dan, Lütfullah Camii’ye kadar pek çok tarihi yapıtı görme fırsatı yakaladım.

Ancak Safevi hanedanı sırasında Şah Abbas tarafından 1611’de hizmete giren Lütfullah Camii bir başkaydı. Çini’den yapılmış, mavinin, lacivertin, sarı ve yeşilin ışıkta dans ettiği kolonsuz ender kubbeye sahip camiye ayak basar basmaz hüzünlendim.

İKİ ÇİFTİN İMKANSIZ AŞKI

Shahzadeh’in yakında okurlarıyla buluşturacağı 2 ayrı çiftin imkansız aşkını yazdığı ‘Son Fayton’ romanı o meydanda o camide geçiyor. Kubbe altında yaşananı merak edenlere ise paylaşim: “320 yıl önce Safevi komutanı, aşık olduğu Ermeni rahibe Elizabet’le bir araya asla gelemeyeceğini bilir. Tarifsiz bir aşk acısı yaşayan komutan camiye gider. Ve ihtişamlı kubbenin altında, tanrıya, ‘Ey Muhammed’in, Meryem’in, İsa’nın tanrısı bu sancıya bir çare’ diye haykırır…” Hikayenin sonunu da bildiğim için etkilenmemek mümkün değildi tabii.

JOLFA’DA AKŞAM YEMEĞİ

Sonra tarihi kapalıçarşıda bahçeli avlulardaki kafelerde çaylarımızı kahvelerimizi yudumlayıp kendimize gelmeye çalıştık. Minyatür sanatının yapıldığı atölyeleri gezdik.

Dünyaca ünlü, ipek ve özel yünlerden ilmek ilmek dokunan İsfahan halılarının arasında büyülendik. Akşam yemeğini Ermeni mahallesi Jolfa’da 180 yıllık Aziz Houans Evi’nde yeme fırsatı yakaladık…

ÇÖL KENTİNE YOLCULUK

Ertesi gün çölün ortasında dünyanın en büyük kerpiç kenti Yazd’a doğru yola çıktık…

Meybod’da yaptığımız panaromik gezide Narin Kalesi, Güvercin Kulesi, su sarnıcı ve yumurta şeklindeki dev antik buzdolabında fotoğraf molası verdik. Tarihi Meybod Kervansarayı’nda öğlen yemeği yerken şarkılarda geçen ‘yolcu ve hancılar” geldi aklıma.

Arzu Aykan Şenizel, İran’da geçirdiği 7 günü yazdı…

1544 YILDIR YANAN ATEŞ

Yazd’da en ilgimi çeken bölüm ise Zerdüşt Tapınağı’ydı. Binlerce yıldır varolan, Voltaire’dan Nietzsche’e kadar çok sayıda yazar ve düşünürü etkileyen Zerdüştlük dini için 1544 yıldır yanan kutsal ateşin karşısında dakikalarca durdum…

Tek tanrıya inanılan dinde kadın ve erkeğin eşit olması ilginç geldi. Dinin geleneklerinin İran’nın tümünde uygulanması dikkatimi çekti. En güzeli de nikah seremonisi; en yoksul aile de en zengin aile de şamdan, ayna, nar ve kuruyemişle donatılan masalar kuruyor. Güneşi batırmak için ise Fahadan Kerpiç Kasabası’na gittik. Deniz aşığı ben, manzara karşısında çöle de vuruldum…

BÜYÜK KİROS’A ZİYARET

Sabah Yazd’dan ayrılarak Şiraz kentine yakın UNESCO listesindeki Pasargad Antik Kenti’ne ulaştık… İran’ın en eski kralı, tarihte ‘ilk insan hakları’ kanununu yazan Pers İmparatorluğu’nun kurucusu Büyük Kiros’u ziyaret ettik.

Oradan MÖ 6. yüzyılda Pers kralı I. Darius (Dara) tarafından ‘Dünyanın barış merkezi olsun’ diye yaptırdığı, 165 yılda tamamlanan, kadın mimarların eseri Persepolis’e gittik. Antik kent olarak en çok burayı merak ediyordum. Çünkü özgürlüğün ne kadar önemli olduğunu hatırlatır Persepolis… Hem UNESCO eseri hem de Guinness Rekorlar Kitabı’nın en büyük antik kentinde ‘güven doğsun’ diye surlar yapılmamış.

İŞÇİYE SİGORTA, ANNEYE İZİN…

İşçiye sigorta, anne adayı hamilelere izin, iş yerinde kreş ilk Persepolis’te var olmuş. Tüm Milletler Kapısı’ndan geçerek Apadana Sarayı’nı, tören salonu ve kral mezarlarını gördük. İlk kez vinç kullanılarak inşa edilen 23 metrelik 100 sütunluk, 10 bin kişi kapasiteli kapalı salonun tavanı ahşaptanmış. Buraya gelen elçiler, Pers İmparatoru’na en seçkin hediyelerini sunarmış. Her yanda dev boyutlarda aslan, boğa, kuş ve insan figürleri, kabartmaları ve tasvirleri mevcut. O dönem ‘Güneşin altındaki en zengin şehir’ olarak adlandırılan Persepolis MÖ 331’de Büyük İskender tarafından yakılmış, yıkılmış.

Bundan sonra şehir toprak yığınları altında kaldı ta ki 1930’lara kadar… Buradan çok buruk ayrıldım, ‘Dünya Barış Merkezi’ olsun düşüncesiyle kurulan kent amacına ulaşamadı. İran hep acılarla boğuşmak zorunda kaldı.

IŞIK ŞÖLENİ SUNDU

Sonra üzüm bağlarıyla, şarabıyla nam salmış ülkenin 6’ncı büyük şehri Şiraz’a doğru yola çıktık.

İlk vardığımız yer, gün doğumuyla hayat bulan, ışık şöleni sunan yine UNESCO mirası ‘Pembe Camii’ oldu.

1876’da Kaçar döneminde Şiraz eşraflarından Nasır el-Mülk tarafından yaptırılan cami, dünya fotoğrafçılarını da hayran bırakıyor. Renklerine ve mimarisine çarpılmamak mümkün değil.

NEFİS GAZELLERİNİ DİNLEDİK

Yine Şiraz’da, büyük şair ve bilge Sadi Şirazi’nin mezarını ziyaret ettik. Hafız-ı Şirazi’den 100 yıl önce yaşamış şairin aşkla ilgili nefis gazelleri var. Shahzadeh bize şiirleri Farsça okudukça mest olduk. Ardından Kerimhan Kalesi’ne geçtik…

Pehlevi zamanında sisteme muhalif olanlar burada hapsedilmiş. Artık bir müze…

HAFIZ’IN SÖZLERİ ETKİLEDİ

İran edebiyatının en büyük şairlerinden, yıldız bilimci, müfessir, Hafız-ı Şirazi’nin türbesine ziyaretini iple çektim. Tarihi yerlerde yemeklerimizi yiyip az da dinledikten sonra akşam oradaydık.

Hafız’ın devhasa bahçeler arasındaki mezarı hınca hınç doluydu. Hafız ölmeden önce gazelinde “Bizim türbemizden geçersen bir gün, bir dilek dile bir himmet iste” demiş…

Kapıdan girerken görevliler Hafız’ın sözlerinin yazıldığı küçük kağıtlar uzattı. Rastgele çektik. Ben ve 27 gezgin şaşkındık. Çünkü herbirimize çıkan sözler hayatımıza dairdi ve geleceğimize ışık tutuyordu.

Diğer kağıtları çekmiş olsaydım, “Benle hiç alakası yok” derdim. Ama bildi… Bahçeden hiç ayrılmak istemedik. Gece ağaçların altında edebiyat söyleyişisi yaptık. Alman edebiyatçı Goethe’ye bile ilham olan Hafız’ın, ‘Hafız Divanı’ kitabı üzerine konuştuk.

ŞAHNAME’ DİLLERE DESTAN

Sabah Şiraz’a veda zamanıydı. Uçakla Afganistan sınırına yakın İran’ın ikinci büyük şehri ‘kutsal kent Meşhed’e uçtuk. Otobüsle yakın mesafedeki Tus şehri ilk durağımızdı. Divan edebiyatını da derinden etkileyen büyük İranlı şair Firdevsi’nin anıt mezarı bu şehirde.

Ona, bahçeler içindeki upuzun yoldan yürüyerek ulaştık. M.S. 977 ile M.S. 1010 yılana kadar yazdığı 61 bin beyitten oluşan ‘Şahname’si dillere destandır. Eser, İran mitolojisini, sosyolojisini, geniş tarihini aslında İranlı olmayı anlatır. Firdevsi Şahname’yi bitirdiğinde şunu söyler; “Çok acılar çektim bu 30 yılda, lakin Aceme yeniden can verdim bu Farsça’yla”

İHTİŞAMLI TÜRBE

Sonrasında Meşhed’de Şiilerin 12 imamından 8’incisi ‘İmam Rıza’nın türbesine gittik. Merkezde bulunan türbenin birbirinden devasa avluları, mescidleri, müzeleri bizi büyüledi. Karanlık basmıştı ama türbenin som altından kaplanan kubbesi etrafı aydınlatıyordu. Her yer dua eden insanlarla doluydu. Türbenin içi ayrı bir ihtişamlı.

Mozaik şeklindeki aynalarla benzenmiş duvarlar bana sonsuzlukta yürüyormuşum hissi yarattı. İmam Rıza’nın kabrine ulaşmak imkansız gibiydi. İnsan seli vardı. Sanki bir el beni alıp onun yakınına ulaştırdı. Memleketim, hastalarımız, çocuklarımız ve sevdiklerim için dua edip kendimi dışarı attım. Otele varır varmaz derin bir uykuya daldım.

SİMURG’U YAZAN ŞAİR

İran’da son günüm ise Nişabur’da geçti. Burası firuze madeninin başkenti… Ömer Hayyam ve Mevlana’nın hocası kabul edilen Simurg hikayesini (kuşlar mantığı) yazan Feridüddin Attar’ın şehri. İranlı mutasavvıf, şair, hekim ve eczacı olmasından dolayı Attar olarak anılan Feridüddin’in anıt mezarı oldukça mütevaziydi.

MEZARI TERS KADEHTEN

Hemen yakınında matematikçi, yıldız bilimci, bizlerin de yakından tanıdığı Ömer Hayyam’ın ters kadehden yapılan mezarı vardı. Rubai yazma sadece hobisi olan Ömer Hayyam, o dönemde bile tanrıyı sorgulama, kusurları bulma üzerine yazdığı eserleri ile nam saldı. Final yaklaşmıştı artık. Firuze satan mağazaları dolaştıktan sonra memleke dönüş için Meşhed’de havaalanına gittik.

İLK KEZ İRDELEMEDİM

Hayatımın en radikal gezisi oldu İran… Gündem editörü olduğum için yıllardır her gün siyasi, hukuki ve olaylı haberler yazıyorum. Çok yorgundum. 7 koca gün Türkiye’nin o karmaşık gündeminden uzak kaldım.

Gittiğim yeri içim içimi yese de ilk kez irdelemedim, sorgulamadım. Çünkü tarihin, edebiyatın, şiirlerin, gazellerin, Farsça şarkıların içinde arınmayı tercih ettim. Bunu da Shahzadeh sayesinde başardım.

SIKI SIKIYA BAĞLILAR

İran, edebiyatından sanatına, kültüründen mimarisine kadar önemli eserlere sahip bir ülke. Halkının kültür, tarih ve edebiyatını ne kadar koruduğuna şahit oldum. Şairlerinin anıt mezarları, kabirleri milli miras. Genci yaşlısı sanki şiir ile nefes alıyor. Bunu görünce utanmadım değil, hangimiz dünyaya nam salmış yazar ve şairlerimizin mezar yerini biliyor, ziyaret ediyor, eserlerini sık sık okuyor…

BÖYLE OLMAMALIYDI

Geçen yıl yaşamına son veren en sevdiğim gurme şeflerden Anthony Bourdain, İran gezisi programında şunları söylemişti: “Böyle olmamalıydı, bunu hiç beklemiyordum, tam tersi olmalıydı, her şey bu kadar iyi olmamalıydı. İran’dan çok etkilendim, halkı zarif, dolu ve derin…” Kesinlikle katılıyorum…
Fakat İran İslam Cumhuriyeti’nden, Türkiye Cumhuriyeti’ne doğru uçarken de “Bu ülkeden Atatürk gibi dahi bir lider geçseydi burası acaba nasıl olurdu” demekten de kendimi alamadım.

 

 

Shahzadeh N. İgual

 

ÇOK BÜYÜK HASRET ACISI ÇEKTİM

Shahzadeh N. İgual ile İran’ı keşfetmek büyük şanstı benim için. Çünkü İran hakkında öyle engin tarih ve edebiyat bilgisine sahip ki anlatamam. Hem Farsça’yı hem Türkçe’yi o kadar akıcı ve güzel konuşuyor ki mest oldum. Bizi önemli olan her yere götürmek için çabaladı. Çok yorulduk ama değdi. Kahve molalarımızda dertleştik, yazdığı kitapları hakkında konuştuk. İşte yazar, sosyolog ve rehber Shahzadeh ile yaptığım mini söyleyişim…

*”Tahran'ın Kırmızı Sirenleri”, “Rolls Royce'u Taramışlar Baba” ve yeni çıkacak kitabın “Son Fayton”. Okurseverler ne bulacak kitaplarında?

Tahran’ın Kırmızı Sirenleri’ni, İran-Irak Savaşı’nı, savaşta geçen çocukluğumu, otobiyografik bir roman olarak tanımlayabiliriz. Bir kız çocuğunun gözünden yaşadıklarımı anlatmak istedim. ‘Rolls Royce’u Taramışlar Baba’ ise yine İran-Irak Savaşı’nın içinde ortasında Amerikan, Arabistan ve İsrail destekli bir hain yapının İran içinde aktif olarak çalışması ve halkın bunlarla mücadele etmesi. Kitabımda bir gecede geçen çok acı, trajik bir olayı anlatıyorum. ‘Son Fayton’ ise İsfahan’da geçen 2 ayrı aşkı anlatıyor. Bir aşk 320 yıl önce Safevi döneminde diğer aşk hikayesi ise 2018 yılında geçiyor… İki aşk da birbirinden izler taşıyor. Topluma deklare edilen olmazlar yüzünden birbirine kavuşamayan aşıkların gerçek hikayesini bulacaksınız…

* Üç kitabı da art arda yazdın… Bu bir yazar için riskli değil mi?
İki romanım daha var ama bekletiyorum… Belki de 40 yaş ve sonrası başka bir tekamül basamağına yaklaştırıyor insanı. Çok dolu olduğunu hissettiğin zaman ve çok acı çektiğin zaman hayatında bunları bir şekilde yansıtmak ve paylaşmak istiyorsun. Ben kendimi kitaplarda anlatmayı seçtim. Hikayelerinin hepsinin okunmasını diliyorsun. Çünkü çektiğin acıları düşündükçe geriye baktığında, bunlar elbette ki tekerrür edecek ama mümkün mertebede ve insanların acılarla nasıl yoğrulduğunu nasıl ayakta kaldığını, nasıl gülümseyebildiğini anlatmak istiyorsun. Evet bir yazar için riskli ama aynı zamanda da çok verimli diye düşünüyorum. Hala yazmaya devam ediyorum. İran’ın güzelliklerini ve dışarıya yansıtılmayan yüzünü paylaşmak beni mutlu ediyor.

* Uzun süre vatan hasreti ve acılar çekmiş biri olarak İran'ı hala çok seviyorsun?
Elbette İran’ı seviyorum. Acılarım daha çok hasret acılarıydı. Sevdiklerimden memleketimden ayrı kaldığım için acı çektim. İran’dan 12 yaşında istemediğim halde kolumdan, elimden tutularak götürülmek bana çok acı verdi. Turlar yüzünden artık sık sık İran’a geliyorum. Her geldiğimde toprağımla daha çok barışıyoruz, birbirimize daha çok bağlanıyoruz. Vatanını sevmeyen, kötüleyen insana güvenmiyorum. Ben İran’ı seviyorum…

* Türkiye’ye de aşıksın… Nerede daha huzurlusun?
Türkiye benim için çok değerli, ikinci vatanım. Ömrümün 3’te 2’sini yaşadığım, edebiyatını bildiğim, Nazım Hikmeti’ni ezbere okuduğum, milli marşlarında ayağa kalktığım, futbol takımı kazandığı zaman sevindiğim, benim için önemli bir ülke. Çünkü ben Türkiye’de şekillendim. Sevgili Nedim Gürsel’in de son kitabında benim hakkımda yazdığı kaleminden söylüyorum; kimliğini sürgünde edinmiş bir kadınım ben. Benimki bir vatansızlık dramı aslında. Her iki yere de ait hissedip, her iki yere ait hissetmemek. İran’a geldiğimde balkonumdaki sardunyalarımı özleyip, İzmir tulumu ve simidin burnumda tütmesi. Türkiye’ye adım attığım anda da doğduğum şehri Tahran’ı, İsfahan’da Nakş-ı Cihan Meydanı’nı, Şiraz’da Pembe Camii’yi, Hafız-ı Şirazi’nin bahçelerini özlemek… Her iki ülkeye de hasretle gidip geliyorum. Bu hasretler beni besleyen hasretler. Her iki ülkeden de vazgeçmeyip aşık olmak ama ait olmamak.

* İran’a kültür ve edebiyat turları isminle çıkıyor, güzel bir duygu olmalı? 
İyi tur firmalarıyla çalışıyorum. İsmimle turların çıkması bana gurur veriyor. İran edebiyatı önemlidir. Bunları paylaşmak beni mutlu ediyor. Severek yapıyorum işimi. İran’ı tanıtmak, gönülden kültür elçisi olmak haz verici. İran’ı merak ediyorlar, turist sayısında çok büyük bir artış var. Türkiye’de de yazar olarak İran temalı söyleyişiler yapıyorum. İlginin yoğun olmasından onur duyuyorum.

Son güncelleme: 13:52 - 27.11.2019