Asrın liderimiz kendine müze yaptırıyor.

Çok şükür memleketin her şeyi dört dörtlük tamamdı, bir asrın liderimizin müzesi eksikti, onu da yaptırıyor, bizzat açıkladı, “bu fakir adına kurduğumuz bir müzemiz var” dedi.

Asrın liderimizin bu yönünü çok seviyorum, kendisinden bahsederken minimalist yaklaşıyor, “bu fakir” diyor.

Gene öyle yaptı, “Kasımpaşa’da Kuzey Deniz Saha Komutanlığı vardı, adeta harabeydi, orayı restore ettik, bu fakir adına müze haline getiriyoruz, bu fakire ne hediye ettilerse, hat sanatı olsun, kitap olsun, her türlü eser olsun, hepsini orada sergileyeceğiz, halkımıza açacağız” dedi.

“Adeta harabeydi” dedi ama, tam olarak öyle değil.

Haliç kıyısındaki o bina, aslında, İstanbul’un fethinden beri “bahriye divanhanesi”ydi, Osmanlı’da donanma komutanının karargahı ve ikametgahı olarak kullanılıyordu. Yani, Osmanlı’nın deniz kuvvetleri komutanlığıydı. Amirallerin, kurmayların, makam odaları filan, hepsi oradaydı, o yüzden bu kadar büyük bir binadır.

Divanhane binası yüzünden, donanmaya mensup subaylar ve aileleri Kasımpaşa’da otururdu, bütün Kasımpaşa semti deniz kuvvetlerinin gibiydi.

İşte bu Osmanlı’nın tarihi divanhane binası, Cumhuriyet’le birlikte milli savunma bakanlığına devredilmişti, kuzey deniz saha komutanlığı binası olarak kullanılıyordu.

2022 yılına kadar böyleydi, 2022 yılında, çevre ve şehircilik bakanlığı, divanhane binasının da içinde yer aldığı 30 bin metrekarelik bölgenin imar planını değiştirdi, askeri alan vasfı iptal edildi, donanma oradan atıldı, milli savunma bakanlığının elinden alındı, cumhurbaşkanlığına tahsis edildi.

Yani aslında, o bina “harabe” filan değildi.

“Harabeyi restore ediyoruz” filan denilerek, Recep Tayyip Erdoğan Müzesi için çalışmalara başladılar, binanın içini komple değiştirdiler.

Aslına bakarsanız, aralarında değerli hocam İlber Ortaylı’nın da bulunduğu saygın tarihçiler, divanhane binasının, donanma bünyesinde kalmasını ve Deniz Kuvvetleri Müzesi yapılmasını istiyorlardı. Çünkü, Beşiktaş’taki mevcut Deniz Kuvvetleri Müzesi orada sıkışıp kalmış vaziyette, zamanında oraya yapılmış ama küçük bir yapı, üstelik Beşiktaş’ta trafiğin en yoğun olduğu noktada, trafiğin daha da sıkışmasına sebep oluyor, dolayısıyla, gayet mantıklı bir teklifle, Deniz Kuvvetleri Müzesi’nin Haliç’teki bu divanhane binasına taşınmasını, İstanbul’un fethinden beri olduğu gibi, bahriye kültürümüzün, donanma tarihimizin orada büyüyerek yaşatılmasını öneriyorlardı. Hikaye tabii... Şehircilik bakanlığı tarafından bir kalem oynatıldı, zart diye askeri alan vasfından çıkarıldı, donanma kovuldu, zurt diye saraya verildi.

Halbuki, asrın liderimiz iktidara geldiğinde, tee 2003 yılında ne diyordu, şahane şeyler söylüyordu, “milletin seçtiği kişiler duvarlar arkasında, özel korumalı mekanlarda oturmamalı, milletle birlikte oturmalı” diyordu. Ama sonra... “Bu fakir” diyerek, 1.150 küsur odalı saray yaptırdı. “Bu fakir” diyerek, İstanbul Boğaziçi’ne hakim tepede, 50 bin metrekare koru içinde, Vahdettin Köşkü’nü kullanmaya başladı. “Bu fakir” diyerek, Boğaz’ın kartalı Huber Köşkü’nü kullanmaya başladı, Boğaz’ın kuğusu Beylerbeyi Sarayı’nı kullanmaya başladı. “Bu fakir” diyerek, Sultan Abdülaziz’in altın varaklı padişah koltuğunda oturmaya başladı. “Bu fakir” diyerek, Marmaris’e yazlık saray yaptırdı, 300 odalı, 11 bin metrekare plajı var. “Bu fakir” diyerek, Ahlat’a göl manzaralı saray yaptırdı. “Fakir” dediği bu.

Ve şimdi yine... “Bu fakir kardeşiniz” diyerek, kendine kendi adıyla müze yaptırıyor. “Bu fakir adına müze haline getiriyoruz, bu fakire ne hediye ettilerse, hepsini orada sergileyeceğiz” diyor.

Müze binasını anlattım, “bu fakir”in fakir hayatını anlattım, hadi gelin “hediye” meselesini de anlatayım.

2005 yılıydı. Asrın liderimiz Moskova’ya gitti, Odalar Birliği tarafından inşa edilen alışveriş merkezinin açılışını yaptı. Topluca mağazaları gezerlerken, bir halıcının önüne geldiler, asrın liderimiz vitrindeki ipek halıyı çok beğendi, halıcı jest yaptı, o ipek halıyı asrın liderimize hediye etti. Bilahare, mağazaları gezmeye devam ettiler, bir kuyumcunun önüne geldiler, kuyumcu jest yaptı, asrın liderimizin değerli eşi hanımefendiye, pırlantalı bir gerdanlık hediye etti.

Gel gör ki, dedim ya henüz 2005 yılıydı, medya henüz böyle yalaka değildi, harbi harbi gazetecilik yapılıyordu, asrın liderimiz Moskova’dan İstanbul’a döner dönmez canlı yayın kameralarıyla karşılandı, zonk diye mikrofon uzattılar, kendisine hediye edilen halının fiyatını sordular. E, tabii çok sinirlendi… “Gazetelerde ağza alınmayacak, milletin adap çizgilerinin dışında ifadeler kullanılması çok çirkindir” dedi, hediyenin fiyatını izah etti, “çirkin ifadeler kullandılar ama gafil avlandılar, halının fiyatını 30 bin dolar diye yazdılar, halbuki perakende fiyatı 10 bin 600 küsur dolar” dedi, kendisini karşılamaya gelenler “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye alkışladı.

Alkışlandı ama, medya işin peşini bırakmadı, kurcalamaya devam ettiler, bunun üzerine, asrın liderimiz mevzuyu uzatmak istemedi, hediye edilen pırlantalı gerdanlığın kuyumcuya iade edildiği açıklandı, hediye edilen ipek halı ise, başbakanlık envanterine kaydedildi.

Devlet envanterine kaydedilen hediye ipek halının kayıt numarası kaçtı biliyor musunuz... 001’di.

Evet, 001’di, yani ilk’ti, o güne kadar envantere kaydedilmiş başka hediye yoktu.

Tam bu mevzu tartışılırken, Merkez Bankası eski başkanı Gazi Erçel çıktı, gazetecilere konuştu, “hediye halının kayıt numarası 001 olamaz, çünkü merhum başbakan Adnan Menderes’in Hazine’ye kaydettirdiği hediye kol saati olması lazım” dedi.

Hadi bakalım mevzu büyüdü. Gazi Erçel bu defa detaylı detaylı anlattı: “Seneler evvel, ben bankalar yeminli murakıbıyken, iki arkadaşımla birlikte, eskiden başbakanlık binası olarak kullanılan Hazine Genel Sekreterliği’nde çalışıyorduk, küçücük bir oda vermişlerdi, üç kişi sığmıyorduk, üstelik odada 2 metre boyunda 1.5 metre eninde kasa vardı, bari şu kasayı odadan çıkartalım diye düşündük, taşımadan önce içine bakalım dedik, Hazine Genel Sekreteri’nden izin aldık, anahtarı bulduk, çevirdik, açılmadı, şifreyi bilen usta emekli olmuştu, aradık taradık, ustaya ulaştık, geldi, kasayı açtı, kocaman kasanın içinde naylona sarılmış bir kol saati vardı, ‘bana hediye edilen bu saati saklanması kaydıyla emanete bırakıyorum’ manasında bir de not vardı, son derece mütevazı bir saatti, Adnan Menderes tarafından emanete bırakılmıştı, çok etkilendik, yerine koyduk, kasayı kapattık.”

Elbette müthiş etkileyici bir hatıraydı. Gazeteler manşet yaptı. Adnan Menderes hayranları ağladı.

Halbuki, Gazi Erçel yanılıyordu.

Kasada gerçekten kol saati vardı ama, Menderes’e ait değildi.

O saat… Maliye bakanlığı da yapan, dönemin Hazine Genel Müdürü Ziya Müezzinoğlu tarafından kasaya konulmuştu.

Çünkü o saat… 1959’dan 1960’a girerken, yılbaşı hediyesi olarak Ziraat Bankası genel müdürü tarafından kendisine hediye edilmişti. Ziya Müezzinoğlu hediye konusunda çok hassas bir insandı. Asla kabul etmezdi. Suratına çarpar gibi geri göndermesi de yakışık almayacağı için, devlet adabıyla düşünmüş taşınmış ve bu zarif formülü bulmuştu. “Ziraat Bankası’ndan hediye edilmiştir” notunu yazarak, naylona sarmış, Hazine Genel Sekreterliği’nin kasasına koymuştu.

Milletin malını, devlete geri vermişti.

Bu gerçek ortaya çıkınca, gazeteciler Hazine Müsteşarlığı’na koştu... O bahsedilen kasa arandı tarandı, Hazine Müsteşarlığı’nın bodrumunda bulundu. Kayıtlar incelendi, anlaşıldı ki, büyük kasa boşaltılmıştı, büyük kasadaki emanetler, Hazine Müsteşar Yardımcısı’nın odasındaki küçük kasaya aktarılmıştı. Küçük kasa açıldı. Evet, saat oradaydı. Naylona sarılıydı. Millete ait helal mal olduğu için sanırım, hala çalışır vaziyetteydi. Üzerinde “Ziraat Bankası’ndan hediye edilmiştir” notu duruyordu.

Asrın liderimizin 001 numarasıyla kaydedilen hediye ipek halısı, bir de Ziya Müezzinoğlu’nun hiç takmadan devletin kasasına bıraktığı hediye kol saati, devletin envanterinde başka hediye yoktu.

Taa ki 2007 yılına kadar... 2007 yılı oldu, varlığıyla onur duyduğumuz Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi bitti, cumhurbaşkanlığı döneminde kendisine hediye edilen ve Çankaya Köşkü’ndeki makamında korunan, 1243 parça hediyenin 1243’ünü de devlete verdi. Değerli takı, gümüş obje, saat, hatıra para, tabanca, halı, kaftan, vazo, heykel, biblo, tablo, 1243 parça hediyenin 1243’ünü de devletin envanterine kaydettirdi. Evime götüreyim demedi, kendime müze kurayım demedi, makamın malı olduğu için, devlete verdi.

ABD de tıpkı böyledir, Ahmet Necdet Sezer gibidir... ABD başkanları hediye kabul edemez, hatta, eğer hediye 250 dolardan pahalıysa, sembolik olarak bile kabul edemez, kanunen yasaktır, görev süresinin bitmesini bile bekleyemez, aldığı saniyede devlete verir.

ABD başkanına verilen her hediye, devlet tarafından kayıt altına alınır, arşivlenir, görev süresi sona erdiğinde, hediyelerin tam listesi, isim isim, maddi değerleriyle birlikte kamuoyuna açıklanır. Mesela hiç unutmuyorum, Bush’a gelen hediyeler arasında Dalia Lama’nın hediye ettiği çerez paketi bile vardı, sadece altı dolardı! Sadece altı dolarlık hediyenin bile kimden geldiği, ne zaman geldiği, ne vesileyle geldiği, Amerikan vatandaşlarına açıklanmak zorundadır, kanunen böyledir.

250 dolardan fazlaysa, ABD hükümetinin bakanlarına da hediye veremezsin, senatörlere de veremezsin, CIA başkanına da veremezsin.

Avrupa’da mesela, bakanlara başbakanlara zaten kişisel hediye veremezsin de, Avrupa Birliği’nde görev yapan memurlara bile 50 eurodan pahalı hediye veremezsin, kanunen yasaktır, 50 eurodan pahalı hediye verirsen, hem kabul etmez, hem de “şu ülkeden şu kişi, şu kurum, şu şirket” diye rapor tutarak -derhal- Yolsuzlukla Mücadele Dairesi’ne bilgi vermek zorundadır.

İngiltere’de mesela, başbakan, bakanlar ve tüm kamu personeli için 140 sterlin hediye sınırı var, tüm hediyeler üç aylık dönemler halinde, şeffaf şekilde yayınlanır, kanunen böyle, İngiliz halkı teeeek tek görür.

Gene hiç unutmuyorum, David Cameron’ın başbakan olduğu dönemdi, iPad hediye edilmişti, 429 sterlindi, başbakan bu hediyeyi çok beğendi, devlete kendi cebinden 429 sterlin ödedi, kendisine hediye edilen iPad’i devletten satın aldı.

Almanya’da devleti yönetenlere uçak bileti bile hediye edemezsin... 2012 yılıydı, Almanya cumhurbaşkanı tatile giderken kendi cebinden ekonomi sınıfı uçak bileti almıştı, bu uçak biletini üste para ödemeden first class’a çevirdiği ortaya çıktı, Almanya ayağa kalktı kardeşim, savcılık derhal soruşturma açtı, cumhurbaşkanı halktan özür diledi, yetmedi, buradan başlayan tartışma neticesinde istifa etmek zorunda kaldı.

Hatta bakın, siyasetçileri boşverin, Almanya’da bir öğrenci öğretmenine 10 eurodan pahalı hediye veremez. Farzedelim bütün sınıf birleşip, topluca hediye almak isterlerse, farzedelim bu topluca alınan hediye 30 euroysa, okulun denetleme kurulundan özel olarak izin almaları gerekir, yoksa öğretmen hediyeyi kabul edemez, kanun böyle.

Hediye kol saatini devletin kasasına bırakan Ziya Müezzinoğlu’na dönersek… 1919 doğumluydu. Yaşı Cumhuriyet’ten büyük, Cumhuriyet’e yaraşır bir devlet adamıydı. Hazine genel müdürlüğü, devlet planlama teşkilatı müsteşarlığı, Bonn büyükelçiliği, Ortak Pazar daimi temsilciliği yaptı, CHP milletvekili oldu, Bülent Ecevit’in başbakanlığında üç defa maliye bakanı oldu. Devlet adamları nesli’nin son örneklerindendi.

2020 yılında rahmetli oldu.

Ölmeden kısa süre önce, 2016 yılında, anılarını derlemişti.

“İki Türkiye” adıyla kitap haline getirmişti.

O kitapta ne diyordu biliyor musunuz?

Altını çizerek okuyun lütfen, kelimesi kelimesine şöyle diyordu…

“Bizler, Cumhuriyet’in ilk kuşağı olarak, benzer ülkelere örnek olduk.

Cumhuriyet’in kuruluşunun heyecanını ve mutluluğunu yaşadık.

Atatürk’ün çağdaş uygarlık düzeyine erişmiş bir ulus olma ülküsüyle büyüdük.

Bugün, toplumumuzun çağdaş görüntü veren kesimi ile, neredeyse hâlâ Cumhuriyet döneminin başlarındaki görüntüyü veren kesimi, bana iki ayrı Türkiye’nin varlığını düşündürüyor.

İki ayrı Türkiye görüntüsünden daha önemli ve kaygı verici olan, siyasal iktidarın, toplumun tümünü kavramayan politikalarıdır.

‘Benden ve öteki’ ayrımının, söz konusu iki toplum arasında soğuklaşmaya, yabancılaşmaya neden olduğunu ve zaten var olan farklılıkları körüklediğini kaygıyla gözlemliyorum.

Bu ayrıştırıcı politikanın, yalnızca kalkınma atılımına zarar vermekle kalmayıp, muhtaç olduğumuz toplumsal kaynaşmaya da, ulusal bütünlüğe de zarar verecek mahiyette olduğu kaygısını taşıyorum.”

Evet... İki Türkiye isimli kitabında böyle yazmıştı.

Yaşı Cumhuriyet’ten büyük, Cumhuriyet’e yaraşır bir devlet adamının, 101 yıllık ömrünün sonunda üzülerek gördüğü ve gözlerini kaygıyla kapattığı vahim manzara, maalesef işte buydu, İki Türkiye.

Ve şimdi bakıyoruz... Kendine yazlık kışlık saraylar yaptıran asrın liderimiz, kendi adıyla kendine saray ebatlarında müze yaptırıyor.

Tee 20 yıl önce medya baskısıyla hediye ipek halıyı devletin envanterine kaydettirmişti, kayıt numarası 001’di, başka yoktu.

Merakla bekliyoruz... Bakalım, asrın liderimizin müzesinde kimlerden gelen hangi hediyeler sergilenecek?