Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, iktidara gelmeden önce Türkiye’nin kemikleşmiş üç meselesini “neye mal olursa olsun” ortadan kaldırmayı kafasına koyduğunu sanıyorum. Bunlardan birincisi “Atatürkçü laik askerlerin” İslamcı sivil siyaset üstündeki vesayetine son vermekti. Bunda büyük çapta başarılı olmuştur. İkinci mesele Kıbrıs’taki Türklerin can güvenliğini riske etmeden ve haklarına halel getirmeden adada bir federal devlet kurulmasını temindi. Bu suretle hem ABD hem de AB ile ilişkiler düzelecek ve Türkiye, Avrupa Birliği’ne tam üye olabilecekti. Kıbrıs Türklerine “Yes be annem!” dedirtmesine rağmen Rumların “Türklere diz çöktürmek” istemesi yüzünden bunda başarılı olamadı. Üçüncü mesele “milletin, devletin ve vatanın” birliğinden vazgeçmeden Türkiye Kürtlerinin taleplerini mümkün mertebe karşılayarak teröre son vermekti. “Dolmabahçe Mutabakatı” gibi taviz yüklü bir metnin ortaya çıkmasına rağmen “analar ağlamasın” kampanyası, PKK’nın tüneller kazıp özerklik ilan etmesiyle akim kaldı. Çünkü PKK ve onun sivil siyasetçileri, (ABD, AB ve İsrail’in desteğiyle) askeri başarıya ulaşıp, taleplerinin hepsini söke söke alacaklarından emindi.

İÇ CEPHEYİ GÜÇLENDİRME

Ancak Başkan Erdoğan asırlardır süregelen bu sorunu çözen siyasetçi olarak tarihe geçmek istiyordu. İşin ucunu bırakmadı. Çok muhtemel ki, ABD ve AB ile mutabık kalarak kendi ifadesiyle “İç Cepheyi Güçlendirmek” amacıyla yeni bir “Terörsüz Türkiye” kampanyası başlattı. Bu kez “Öcalan asılsın diye kürsüden yağlı urgan atan” keskin milliyetçi Devlet Bahçeli’ye “Barış Mücahidi” rolü vererek elini güçlendirdi. CHP zaten bu bapta bir “karşı duruş” sergileyemeyecek kadar Kürtlere angaje idi. Başkan Erdoğan’ın Türkiye’nin Kürt veya Kürtlerin Türk sorununu “İç Cepheyi Güçlendirme” stratejisiyle birlikte ele alması, benim aklıma, acaba zihninin gerisinde bir “ülke dışı” bir soruna (Filistin) müdahale gayesi mi var sorusunu getiriyor.

KÜRTLER YASAL STATÜ İSTİYOR

DEM yetkililerin konuşmalarından Kürtçü yazarların makalelerinden Kürtlerin içinde bulundukları psikozu anlamaya çalışıyorum. Ruh haletleri “mağduruz ve alacaklıyız” şeklinde özetlenebilir. Bu mağduriyetin faili ve alacaklarının borçlusu da pek tabii Türklerdir. Bu bağlamda nüfusça çoğunlukta oldukları bölgeye Kürdistan demekle yetinmeyip, bu toprakları kendi mülkleri olarak görüyorlar. Dolaysıyla, burada üretilen su, elektrik ve petrolden redevans yani rant talep ediyorlar. PKK ve DEM, bu imtiyazı elde edemezsek, halkımıza bir şey kazandırmış olmayız telaşındalar. Sadece kültürel kimlik için değil, merkezi hükümetten gelecek bu parayı halkımıza dağıtmak için de Kürtlerin bir Anayasal Statüsü olması gerekir diyorlar. Ayrıca “Biz efendilik ettik, silahı bıraktık. Siz de efendi olun, istediklerimizi verin. Eğer vermezseniz, biz de tekrar silaha sarılırız” mesajı veriyorlar. TC. ve Türk halkı, meseleyi “birey” Kürt bazında ele alıyor. Birey Kürt’e olumsuz bir ayrımcılık yapılmışsa onun hakkını biz savunuruz diyor. Kürtler ise meseleyi “Kürtlük” üzerinden ele alıyor. Birey Kürt’ün birey Türk ile eşit haklara sahip olması yetmez. O zaten var. Kürt halkının toplumsal talepleri de karşılanmalı tezini savunuyor. Zurna tam burada zırt diyor. Onun için müzakereler uzuyor. Barışın bedelini ödemek istemeyen savaşın bedelini öder.

Kaynak olarak ekle

SON SÖZ: Savaşlar pata bitmez.