Yaklaşık 3 yıldır uygulanan “ortodoks” ekonomik politikanın bir numaralı önceliği enflasyonu düşürmektir. Önceliklendirme, diğer hedeflere ulaşmada ortaya çıkacak gecikmelere ve hatta kötüleşmelere peşinen razı olmaktır. Parası döviz (hard currency) olan gelişmiş ülkelerde yükselen enflasyonu düşürmenin ekonomiye maliyeti, işsizlikte yükselme ve milli gelirde duraklamadır. Bunlar, enflasyonu dizginlemek için uygulanan “sıkı para-sıkı bütçe” politikasının beklenen sonucudur. Türkiye gibi ulusal para birimi döviz olmayan “çift paralı” ülkelerde de dezenflasyonda aynı yöntemin uygulandığı söylenir. Ama uygulanan politikanın esası “yüksek faiz-düşük kur”dur. Çünkü bu ülkelerde “devalüasyon-enflasyon” sarmalı vardır. Yani ulusal paranın değer kaybetmesi yavaşlatılmadan enflasyon dizginlenemez. “Döviz fiyatını baskılama” diye de bilinen bu politikanın, ülke ekonomisine iki büyük maliyeti vardır: 1. Yurt içinde, fakirden zengine ve uluslararası finansmanda yurt içinden yurt dışına servet transferi yaratır. 2. Ülkenin ihracatta rekabet gücü zayıflar. Bunun sonucu olarak döviz açığı büyür ve büyüyen döviz açığını dış borçla finanse etmek zorlaşır. Hatta kaçınılandan daha büyük bir oranda bir devalüasyon oluşabilir. Bu da enflasyonun fırlamasına yol açabilir. 1994 ve 2001 krizlerini hatırlayalım. SORUN BELLİ, ÇÖZÜM BELİRSİZ Uygulanmakta olan dezenflasyon politikasının esasını oluşturan “döviz fiyatını baskılama” yönteminin aynen devam edemeyeceğini sadece Goldman Sachs değil bizzat bu politikayı tasarlayan ve uygulayanlar da biliyor. Bir kertede faizi tutup, döviz fiyatının enflasyon kadar ve hatta bir çıt daha fazla artmasına izin vermek gerekebilir. Bu kur düzeltmesi “düzenli” yapılamazsa, “düzensiz düzeltme” ile karşı karşıya kalınabilir. MB’nin yaptığı açıklamalardan anladığım, bu düzeltme için, enflasyonda anlamlı bir düşüş beklenmektedir. Ancak bu bekleme, sanayi firmalarımızın uzun çalışmalarla elde ettikleri “dış pazar paylarını” kaybetmeleri riskini yaratmaktadır. Eskisi kadar sükseli olmasa da hükümet yağcısı olmayan iş insanlarını bünyesinde barındıran TÜSİAD konuya dikkat çekmek için “Maliyet Bazlı Rekabet Gücü Endeksi” (TÜSİAD-RGE) başlıklı bir araştırması yaptırmış. Pek tutarlı olmasa da bu endekse göre 10 sektörün dokuzunda Türk firmalarının rekabet gücünü kaybettiği saptanmış. İHRACAT DEĞİL NET İHRACAT ARTMALIDIR İhracattan gelen döviz tutarından, ihraç edilen malın üretiminde doğrudan veya dolaylı olarak kullanılan, enerji dahil, ithal girdiler için ödenen döviz düşüldükten sonra kalan miktara “net ihracat” diyorum. Bu “milli katma değerin” en az %80’i ücrettir. Bu oran bir ortalamadır. Bizim gibi düşük teknolojili ülkelerde %85-90 arasındadır. Soru: Halen uygulanmakta olan ortodoks dezenflasyon politikasının temel aleti olan yüksek faizler “döviz fiyatını patlatmak” gibi bir yol kazasına sebep olmadan nasıl indirilir? Cevap: Ülkenin “net döviz gelirini” çoğaltan heterodoks bir politikayla indirilebilir. Bu politikanın hedefi “ihraç ürünün birim emek maliyetini” düşürmektir. Bu da “ihracatta vergi iadesi” sistemi yaygınlaştırarak önemli ölçekte gerçekleştirilebilir. Firmalara iade edilecek vergi miktarı “bordroda yapılan gelir vergisi kesintisinin, ihracatla ilişkilendirilen kısmıyla sınırlıdır.” Kolay bir işten bahsetmiyorum. Vergi kaçırmanın milli spor olduğu bir ülkede “vergi iadesi” suiistimale açıktır. Yönetilmesi zordur. Ama karşı karşıya olduğumuz sorun da çok çetindir. Adalet, güven, inovasyon, tasarım mükemmeliyeti, markalaşma, verimlilik gibi kimsenin karşı çıkmayacağı “rekabet gücü artıran” tavsiyelerde bulunmaya benzer “konforlu konular” bu yazının amacı dışındadır. SON SÖZ: Vergi ihraç edilemez.