Sözcü Plus Giriş
YILMAZ ÖZDİL

Meslek hayatımın en büyük onurunu ilk kez açıklıyorum

13 Kasım 2020

Kumpas sürecinin en vahşi dönemiydi.

O zamanlar Aydın Doğan'ın Hürriyet gazetesinde yazıyordum.

2012 yılıydı, yine böyle güneşli bir Kasım günüydü.

Maltepe askeri cezaevine gittim.

Silivri, Hasdal, Hadımköy, Mamak, Sincan, Şirinyer'i temsilen, Maltepe'de gördüklerimi, dinlediklerimi kaleme almaya başladım.

Asrın ihanetine uğrayan, kendi hükümeti tarafından esir alınan kahraman subaylarımızın sesi olmaya gayret ediyordum.

Maltepe askeri cezaevinin avlusunda, sisler içindeki Büyükada'nın karşısında, oturmuş yazarım bu şiiri… / Eylül başlarında bir cumartesi sabahı, lodos titretiyor ağaçları, yağmur geceden yıkamış çiçekleri / gökyüzü mavi, bulutlar beyaz, ardından baharın geçti koca bir yaz, hapisteyiz hâlâ ve güzün ilk serinlikleri / avlunun dört bir yanı dikenli teller, tellerin gerisinde nöbetçiler bekler, kapanır uykusuzluktan gözleri / on gündür çocuk sesi duymadım, özledim “baba” deyişini kızımın, özledim beni görünceki sevincini / hayatım benim, kırk yıllık hayatım, seni başarabildiğimce dürüst yaşadım, içim burada da pırıl pırıl şimdi / geçer, güzelim, bu günler de geçer, sökülüp atılır dikenli teller, koparır halk bir gün zincirlerini.

Bu mısralar, varlığıyla onur duyduğumuz Ataol Behramoğlu'na aitti.

Çünkü…

12 Eylül darbecileri, büyük ozan'ı Maltepe askeri cezaevine tıkmıştı.

Hayata küseceğine, hayatı yeşertmiş, cezaevinin bahçesine ayva fidanı dikmişti.

12 Eylül'den yıllar yıllar sonra asrın iftirasına uğrayarak Maltepe askeri cezaevi'ne tıkılan subay arkadaşlarım, işte bu ayva ağacının kuytusunda oturuyorlardı. Çocuklarına, eşlerine, sevdiklerine, o ağacın altından mektup yazıyorlardı.

Ben de oturdum…

Aylarca “o ağacın altı”ndan Balyoz kumpasını yazdım.

Ortak özellikleri, hepsi kurmay albaydı, hepsi sınıfının birincisiydi, hepsi generallik/amirallik bekliyordu, topluca içeri tıkmışlardı!

Fırkateyn komutanları vardı aralarında, kimisi Aden Körfezi'nden gelmişti tutuklanmak için, kimisi Hint Okyanusu'ndan, sınırötesi harekatlara katılmış pilotlar vardı, denizaltı komutanları vardı, SAT komutanları, bordo bereliler vardı, ataşeler vardı,

16'şar sene hapis yemişlerdi.

Ben hayatımda bu kadar onurlu, bu kadar çelik iradeli adamları birarada hiç görmemiştim. Canları elbette çok sıkkındı ama, o zor zamanda ailelerinin, eşlerinin, çocuklarının moralini sağlam tutabilmek için gülümsemeye devam ediyorlardı.

Hani “sessiz çığlık” deniyordu ya…

Ben o avaz avaz sessizliklerin şahidiyim.

Annesini kaybeden oldu, babasını kaybeden oldu, oğullarıyla bir ömür boyu övündüler, hayatlarının son deminde kahırdan gittiler, eşi üzüntüden kanser olanlar oldu, kızı kanser olanlar oldu, tedavileri sırasında yanlarında olamadılar, kahırdan beyin kanaması geçirenler oldu, şehitlerimiz oldu.

Mermi bile sıkmadan Türk ordusunu imha etmekle kalmıyorlar, zifiri karanlık bir kindarlıkla, subayların ailelerini de cezalandırıyorlardı.

Her ziyaretimde görüyordum ki… Vatanı/millet için hayatını ortaya koyan, kariyerlerinin zirvesindeki bu pırıl pırıl Atatürkçü subayları nizami rekabetle geçebilmeleri, komuta kademesindeki ilerleyişlerini durdurmaları asla mümkün değildi. Tek yol vardı, kumpas kurmak, içeri tıkmak ve silahlı kuvvetlerden atmak… Bu adamlarının önünü kesebilmenin başka yolu yoktu. Tam olarak öyle yapmışlardı.

Fetocularla imam nikahlı olan Akp hükümeti alkışlıyordu.

Korkunç bir şuursuzlukla, hapse tıktıkları Atatürkçü subayların yerine fetocuları terfi ettiriyorlar, fetocuları amiral/general yapıyorlardı.

Atatürkçüleri imha ediyoruz diye sevinç çığlıkları atarken, aslında, 15 Temmuz darbe girişimine giden cehennem yolunu kendi elleriyle döşüyorlardı.

Aylar ayları, yıllar yılları kovaladı, madalyalı kahramanlarımız yatmaya devam ediyorlardı.

Elimden geleni yaptım.

Tek tek hepsini tanıtmaya gayret ettim, neler çektiklerini, aslında neden bu iftiraya uğradıklarını anlatmaya gayret ettim.

Ordu yenilebilir ama, halk yenilmez diye düşündüm.

“Sahte delillerle asrın iftirasına uğradılar, sahte kalabalık olmayalım” sloganıyla mektup kampanyası başlattım.

Dünyanın en büyük ailesi'ne çağrı yaptım.

Maltepe askeri cezaevine sağanak mektup yağdı, çok kısa süre içinde 1 milyon 300 binden fazla mektup geldi.

Ptt'den kamyonetle taşınıyordu, o denli çoktu.

Asrın iftirası, halkın vicdanında beraat etmişti.

Yazılarım ve bu kampanya nedeniyle, açık açık tehditler aldım.

Yandaş medyada “derhal tutuklanmam gerektiğini” yazdılar.

“Niye öldürülmüyor” diye yazan bile oldu.

Miting kürsülerinden hedef gösterildim.

Sanki suçmuş gibi “Kürt, Ermeni, Yahudi, Rum” olduğum yazıldı.

“Irkçı, kafatasçı, darbeci, vatan haini” olduğum yazıldı.

İftiralara maruz kaldım, ekranlarda türlü yalanlarla linç edildim.

Telefon numaralarım yayınlandı.

Ev adresim yayınlandı.

Aynen devam ettim.

Mektup kampanyasıyla gelen mektuplar derlendi, “Er Mektubu Görülmüştür” adıyla Kırmızı Kedi tarafından kitap haline getirildi.

Bu kitap için, Kırmızı Kedi'nin sahibi, mangal yürekli arkadaşım Haluk Hepkon'la birlikte Cumhuriyet tarihinin gelmiş geçmiş en büyük imza gününü organize ettim.

Dünya hukuk tarihinde bir ilk yaşandı.

“Anıt kadın” avukat Şule Nazlıoğlu, tek başına, cübbesini giydi, Anayasa Mahkemesi'nin önünde adalet nöbeti başlattı, tek başına yola çıktı, milyonları peşine taktı, gün gün yazdım.

Neticede, devran döndü, fetocularla Akp arasındaki imam nikahı bozuldu, asrın iftirası Balyoz kumpası çöktü, Anayasa Mahkemesi kararıyla hepsi serbest bırakıldı, demir parmaklıklar açıldı.

İşte o gün…

Genelkurmay'ın özel izniyle, son kez Maltepe askeri cezaevine girdim.

Askeri savcılıktan fakslanan tahliye evrakını getirdiler, arkadaşlarım tek tek imzaladı, nihayet çile bitmişti, kucaklaştık.

“E hadi gari, sallanmayın çıkalım” dedim.

“Son bir işimiz var” dediler.

Hayrola dememe kalmadı ki, vaziyet anlaşıldı.

Umutla beklediğimiz tahliye günü için önceden hazırlık yapmışlar, çam fidanı satın almışlardı.

Anayasa Mahkemesi'nden karar çıkınca, ayva ağacı'nın bulunduğu bahçeyi elleriyle kazıp, benim gelmemi beklemişlerdi.

İsmet, Ender, Yavuz, Erdinç, Cem yan yana dizildik, yaşayan efsane, bordo bereli Hulusi Gülbahar ağabeyim fotoğrafımızı çekti, çam fidanını diktik.

Allah sizi inandırsın, iki dakika sonra yağmur başladı.

Fidanın ilk can suyu böyle verildi.

Tıpkı büyük ozan Ataol Behramoğlu gibi, hayata küsmemişler, hayatı yeşertmeye devam etmişlerdi.

Hepimiz için gerçekten çok duygulu bir andı.

“Çıkalım artık” dedim.

Kardeşim İsmet kolumdan tuttu.

“Buradan ayrılmadan” dedi, “bizden sana bir hatıra…”

Minicik, bordo renkli, kadife bir kese uzattı.

“Nedir bu?” dedim.

“Bize nefes oldun, seni asla unutmayacağız, hepimizin aileleri adına teşekkür olarak kabul et lütfen, biri kızın için, biri eşin için” dedi.

Açtım.

İki madalya vardı.

Biri, Devlet Övünç Madalyası.

Biri, Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası'ydı.

Gerçeküstü bir törendi ama, madalyalar gerçekti, orijinal madalyalardı.

Kendi aralarında toplantı yapmışlardı.

Bu madalyalara sahip olma onurunu yaşamış iki subayımız, büyük bir fedakarlıkla göğsünden çıkarıp vermişti.

“Bu madalyalar, kumpas mağduru Türk subaylarının yanında yeralan, yalnız bırakmayan, Yılmaz Özdil'e aittir” kararı almışlardı.

O an neler hissettiğimi tarif edecek kelime bulamamıştım.

Bugün hâlâ bulamıyorum.

Yanaklarımdan süzülen yağmur damlaları mıydı, gözyaşı mıydı, bugün hâlâ bilemiyorum.

Şaşkın bir refleksle “alamam” dedim.

“Almazsan çıkmayız” dedi.

“Bari kimlere ait olduğunu söyle” dedim.

Sahiplerine iade edeceğimi bildiği için, söylemedi.

Bugün bile hâlâ aslında kimlere ait olduğunu bilmiyorum.

Devlet Övünç Madalyası.

Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası.

Türkiye'de bu iki madalyaya birden sahip olan ilk ve tek sivil'im.

Benden başka yok.

Hayatımın en büyük onuru olarak, evimde saklıyorum.

Ve dün öğrendim ki…

Hulusi efendiyle gezmeye bile gitmem dediğim için, Hulusi efendi üç sene hapsimi istemiş, beş ay hapis cezasına çarptırılmışım.

“Askeri ceza kanununa muhalefet ettiğim, astlık üstlük münasebetlerini zedelediğim, komutanlara karşı güven hissini yok ettiğim, Hulusi efendinin şahsında Türk Silahlı Kuvvetleri'ni aşağıladığım” için suçlu bulunmuşum.

(Takvimde başka gün kalmamış gibi, tam 10 Kasım'da bu cezayı verdiler.)

(Sözcü davasına beni dahil edememişlerdi, buradan tutturmuşlar.

Sözcü'ye operasyonu tam 19 Mayıs'ta başlatmışlardı, bana cezayı tam 10 Kasım'da verdiler. Belli ki, akıllarınca eğleniyorlar.)

Bu beş aylık ceza için, hükmün açıklanmasını geri bıraktılar.

Yani “askıda karar” haline getirdiler.

Beş yıl denetim şartı koydular.

Beş yıl içinde yine ceza alırsam, ikisinin toplamı kadar hapse tıkacaklar.

Beş yıl boyunca Demokles'in kılıcı gibi kafamızın üstünde tutmak istiyorlar.

Hukuki mücadelemize devam ediyoruz, ağır ceza mahkemesine itiraz edeceğiz, olmadı Anayasa Mahkemesi'ne başvuracağız.

Davanın nihai kararı nereye varır, bilemem.

Ama değişmeyen tek gerçek şu.

Hulusi efendinin göğsündeki en ünlü madalyasını Amerikalılar taktı.

Benim göğsümdeki madalyaları ise, asrın iftirasıyla hapse tıkılan Atatürkçü subaylarımız taktı.

Gezmeye gitmektense, girer yatarım.

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more