Sözcü Plus Giriş
SİNAN MEYDAN

Andımız ve Ulus Devlet

22 Mart 2021 Yazarlar

“Andımız”ı yasaklamak her şeyden önce “milletin ortak adını” yasaklamaktır. Milletin ortak adını yasaklamak, hem Lozan'da temelleri atılan ulus devlet yapısına hem de anayasaya aykırıdır.

Yıl: 2013, açılım günleriydi: Devlet dairelerindeki T.C.'ler sökülüyor, “Türkiye” adı, “Türk bayrağı” tartışmaya açılıyor, Atatürk'e saldırılıyor, NUTUK suç delili sayılıyordu. İşte o günlerde MEB İlköğretim Yönetmeliği'nde bir değişiklik yapılarak 1933'ten beri ilkokullarımızda okutulan “Öğrenci Andı” kaldırıldı. Aradan 5 yıl geçti. 2018'de Danıştay, “Öğrenci Andı”nın yeniden okutulmasına karar verdi. Ancak MEB, bu kararı temyize götürdü. Aradan 3 yıl daha geçti. 2021 yılında, geçtiğimiz günlerde, Danıştay, “Öğrenci Andı”nın ilkokullarda okutulmasını yasakladı.

Lafı evirip çevirmenin hiç anlamı yok! “Andımız”, iktidarın “Yeni Türkiye” (Yeni Osmanlı) “davasına” aykırı olduğundan yasaklanmıştır. Çünkü “Andımız”, Atatürk'ün kurduğu laik ulus devletin, -her sabah yüksek sesle tekrarlanan- en belirgin, en başat, en görünür sembollerinden biridir.

MİLLET, ETNİSİTEYE İNDİRGENEMEZ

2018'de “Andımız” konusunda bir açıklama yapan AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle demişti: “Ben Türk'üm ama Türkçü değilim. O başka bir şey. Irkçılık bizim dinimizde yasaklanmıştır. Her etnik unsur, etnik unsuruyla iftihar edebilir. Sizin Türkçülük yapma hakkınız var ama (o zaman) benim Kürt vatandaşımın (da) Kürtçülük yapma hakkı doğar…”

Cumhurbaşkanı yanılmaktadır. Çünkü “Öğrenci Andı”nın “ırkçılıkla” hiçbir ilgisi yoktur. “Öğrenci Andı”nda geçen “Türklük”, tıpkı anayasada geçen “Türklük” gibi bir ırkın, bir etnik unsurun adı değil, bir milletin ortak adıdır ve etnisiteye indirgenemez. Bu nedenledir ki 2009'da “ırkçı söylemler içerdiği” gerekçesiyle “Öğrenci Andı”nın kaldırılması talebiyle açılan davayı, Danıştay 8. Dairesi,  oy birliğiyle reddederken şu gerekçeyi öne sürmüştü:

Anayasanın 66. maddesinde,Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk'tür' hükmüne yer verilmiştir. ‘Türk' kelimesi bir ırkın değil, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan dili, ırkı, rengi cinsiyeti, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi ne olursa olsun tüm vatandaşların bir araya gelerek oluşturdukları, herkesi kapsayan ve kucaklayan ‘milletin ortak adı'dır…”

Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlettir. Andımız'da geçen “Türklük” de ulusun ortak adıdır.

Atatürk'ün “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabı için el yazısıyla yazdığı “millet” tanımı: “Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.

İmparatorluktan Ulus Devlete

1789 Fransız Devrimi ulus devletler çağını açtı. “Milliyetçiliğin” ortaya çıkmasıyla çok uluslu imparatorluklar yıkıldı. Bu dönüşümden etkilenen devletlerden biri de Osmanlı İmparatorluğu'ydu. Yüzyıllarca Osmanlı çatısı altında bir arada yaşayan Osmanlı azınlıkları (Sırplar, Yunanlar, Bulgarlar, Arnavutlar, Araplar… vb.) teker teker Osmanlı'dan ayrılmaya başladılar. 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu, bu çözülmeyi engellemek için -Batı'nın da baskısıyla- gayrimüslim azınlıklara çok çeşitli haklar verdi. Ancak Tanzimat Fermanı'ndan II. Meşrutiyet'e kadar azınlıklara verilen hiçbir hak, Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülüp, dağılmasını engelleyemedi. I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nun çok uluslu yapısından söz etmek mümkün değildi. (1918)

İslamcılık ve Osmanlıcılık akımları Osmanlı'nın çözülüp dağılmasını durduramayınca 20. yüzyılın başlarında Türkçülük akımı ortaya çıktı. Nitekim 1909'da Türk Derneği, 1911'de Türk Yurdu Cemiyeti kuruldu, bu cemiyet Türk Yurdu Dergisi'ni çıkardı. 1912'de Türk Ocakları kuruldu.

1912-1913'te Balkan Savaşları sonunda Türklerin Balkanlar'dan atılması, bu sırada Türklere yönelik ırkçı saldırılar,  hem Osmanlı'da Türkçülüğe yönelimi, hem de -oradan yapılan göçler nedeniyle- Türkiye'deki Türk nüfusu artırdı. Kurtuluş Savaşı sonrasında Lozan'da kararlaştırılan mübadele ile Türkiye'deki Türk nüfus oranı daha da arttı.

Bu arada I. Dünya Savaşı'ndan Kurtuluş Savaşı'na; Çanakkale'den Dumlupınar'a emperyalist işgale karşı vatan savaşı veren halk, -farkında olmasa da- kendi egemenliğini kendi eline alıp uluslaşmaya başlamıştı bile. Ellerinde kalan ana yurtlarını korumak için savaş meydanlarında canlarını veren insanlar, artık “tebaa” olmaktan çıkıp “yurttaş” olmaya evrilmişti. İşte böyle bir ortamda Atatürk'ün, Türkiye Cumhuriyeti'ni bir “ulus devlet” olarak kurması, tarihi ve sosyolojik gerçeklere uygundu.

Lozan ve Ulus Devlet

Sevr Antlaşması'nın 145-148. maddelerinde “soy ve dil azınlıkları” kavramına yer verilmişti. İngiltere, Lozan'da bu konuyu yeniden gündeme getirdi.

Lozan'da 12 Aralık 1922 tarihli birinci komisyon oturumunda Lord Curzon “soy, dil ve din azınlıkları” kavramını öne sürdü. Böylece Türkiye'de sadece gayrimüslimlerin değil, farklı dil konuşan, farklı soydan Müslümanların da “azınlık” kabul edilmesi istendi. 9 Ocak 1922'deki alt komisyon toplantısında Curzon, dil azınlıklarını savunurken etnik unsurları “Kürtler, Çerkezler, Araplar…” diye tek tek saydı. İtalyan Montagna da “etnik topluluklar” kavramını ortaya attı.

İsmet İnönü

Lozan'da Lord Curzon, Sevr mantığıyla Türkiye'yi bölmek amacıyla özellikle Kürtleri “azınlık” kabul ettirmek için çok uğraştı. 23 Ocak 1923 tarihli oturumda Musul sorunu konuşulurken söz alan İsmet Paşa Curzon'a cevap verdi. İsmet Paşa, Kürtlerin Türklerle aynı kökenden olduklarını, aralarında bir ayrım olmadığını belirterek şöyle dedi: “Zaten Anadolu'yu tanıyanlar bilirler ki, gerek töre, gerek gelenek ve görenek bakımından Kürtler hiçbir zaman Türklerden farklı değildirler; ayrı diller konuşmakla birlikte, bu iki halk, soy, inanç ve görenek bakımından tek bir bütün meydana getirmektedir. (…) Kürtlerin Türklerle yaşamak istemedikleri iddiası doğru değildir… Kürtler Türkiye'de her zaman yurttaşlık haklarından yararlanmışlardır…” Buna karşı Lord Curzon, Türklerle-Kürtlerin birbirinden ayrı ve farklı olduklarını, savaş sırasında Kürtlerin Türklere yardım etmediklerini, Kürtlerin okuma yazma bilmediklerini, Ankara'da TBMM'deki Kürt milletvekillerinin de Kürtleri temsil etmediklerini, Kürtlerin ayrı, özerk bir soy olarak ortaya çıktıklarını, bu nedenle Kürtlere özerklik verilmesi gerektiğini söyledi. İsmet Paşa, Curzon'un bu iddialarını reddederek şöyle dedi: “Bütün dünya bilmelidir ki, TBMM, Türk halkının gerçek ve serbestçe seçilmiş temsilcilerinden meydana gelmektedir. Türkiye'de oturan herkes Türkler gibi Kürtler de aynı ölçüde seçmendirler. Onların seçtikleri kimseler TBMM'de eşit haklardan yararlanırlar.”

Lord Curzon

Lozan'daki Türk heyeti “Müslüman azınlık” dayatmasını reddetti. 9 Ocak 1922 tarihli oturumda İsmet Paşa, “Türkiye'de hiçbir Müslüman azınlık yoktur. Çünkü teorik yönden olduğu gibi uygulamada da Müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayrım gözetilmemektedir” dedi. Türk heyetinin kararlı duruşu sonrasında bu konu gündemden düştü. Böylece Lozan'da, İngiltere'nin Türkiye'yi Türk-Kürt diye bölme planı engellendi.

Curzon, Türkiye'deki azınlıklara yönelik aşırı isteklerde de bulundu. Türkiye'deki azınlık haklarının Milletler Cemiyeti'nin bir komisyonunca denetlenmesini istedi. İsmet Paşa bu isteği milli egemenliğe aykırı bularak reddetti. Curzon Ermenilere Anadolu'da yurt verilmesini istedi. Lozan'daki Amerikan heyeti de Ermenilere Anadolu'dan yurt verilmesi için çok uğraştı. İsmet Paşa Anadolu'da Ermeni yurdu isteklerini de kesin bir dille reddetti. Böylece Lozan'da Ermeni yurdu konusu da kapandı.

Lozan Antlaşması'nın 39. maddesinde “Türkiye'nin tüm halkı, din ayırt edilmeksizin yasa önünde eşittir. Din, inanç, ya da mezhep farkı hiçbir Türk yurttaşının medeni ve siyasal haklardan yararlanmasına (…) engel sayılmayacaktır” denildi. Lozan'da “Müslüman azınlık”  kavramına yer verilmedi. Sadece Rumlar, Ermeniler, Yahudiler “azınlık” kabul edildi.

Böylece Lozan Antlaşması'nda, “Din, inanç, mezhep ayrımı gözetilmeden Türkiye'nin tüm halkının yasa önüne eşit olduğu” belirtilerek her türlü ayrımcılığı reddeden bir yaklaşımla ulus devletin temeli atıldı.

1924 Anayasası'ndaki “Türklük” Tanımı

Lozan görüşmelerinden sonra TBMM, milliyeti belirlemek için toplandı.

22 Eylül 1923 tarihli meclis gizli oturumunda Samih Rıfat Bey, milliyet bağının kandan ibaret olmadığını söyleyerek kültüre ve dine vurgu yaptı.

Fahrettin Fikri Bey de Samih Rıfat Bey'e katılarak, ortak maziye sahip bütün vatan evlatlarının “Türk milliyetperverliğine dahil olduğunu ve bunların Türk'ten başka bir şey olmadıklarını” söyledi. Ayrıca Fransız milliyetçiliğinin anlamını “beraber yaşama duygusu” olarak kabul eden Ernest Renan'a gönderme yaptı. Fahrettin Fikri Bey, “ülkemizde çeşitli ırklara mensup olanlara karşın tek bir milliyetin olduğunu, onun da Türk Milleti olduğunu” ifade etti.

Milliyetin nasıl tanımlanacağı mecliste 1924 Anayasası görüşmelerinde yeniden gündeme geldi.

1924 Anayasası'nda milliyeti tanımlayan 88. madde görüşmelerinde öncelikle “milliyetin” mi yoksa “tabiiyetin” mi dikkate alınması gerektiği tartışıldı. Ahmet Hamdi Bey, “Türk ahalisinden olup Türkiye harsını (kültürünü) kabul edenlere Türk ıtlak olunur” denilmesini önerdi.

Celal Nuri Bey, Lozan Antlaşması'nın 39. maddesi nedeniyle böyle bir tanım yapılamayacağını belirtti.

Hamdullah Suphi Bey ise sınırlarımız içinde yaşayan herkese “Türk” demek istediklerini, ancak mübadele ile gayrimüslim azınlıkların ülkeden çıkarıldıklarını, bu süreçte gayrimüslimlere de “Türk” demenin sorun yaratacağını  söyledi.

Celal Nuri Bey tekrar söz aldı. Türkiye Cumhuriyeti'nde Rum, Ermeni ve Yahudi azınlığın olduğunu belirterek “Bunlara eğer Türklük sıfatını vermeyeceksek ne diyeceğiz?” diye sordu. Salondan “Türkiyeli” sesleri yükseldi.

Bunun üzerine Celal Nuri Bey, “İstirham ederim! Türkiyeli hiçbir manaya gelmemektedir. Ayrıca Lozan Antlaşması'nın 39. maddesi gereği hiçbir fark olmayacaktır” dedi.

Ahmet Hamdi Bey, “İsimce değil de hukukça” diye seslendi.

Bunun üzerine Mazhar Müfit Bey, ”Buraya yalnız ‘din ve ırk farkı olmaksızın tabiiyet bakımdan' desek nasıl olur?” diye sordu. Bu “tabiiyet” fikri bir süre tartışıldıktan sonra reddedildi.

Hamdullah Suphi Bey, 88. maddenin, “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlak olunur” şeklinde düzeltilmesini istedi. 88. madde bu şekliyle oylanıp kabul edildi.

Görüldüğü gibi Cumhuriyeti kuranlar “Türk” derken bir “dini” veya bir “ırkı” değil, anayasal “vatandaşlığı” kastetmiştir.

Atatürk'ün Millet Tanımı

Atatürk, 1930'larda liselerde okutulan “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında milleti, “Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” diye tanımlıyor.

Sonra tarihsel ve sosyolojik olarak şöyle bir analiz yapıyor:

“Türk Milleti'nin oluşumunda etkili olan doğal ve tarihsel olgular şunlardır: Siyasi varlıkta birlik, dil birliği, ırk ve köken birliği, yurt birliği, tarihsel akrabalık, ahlaki yakınlık…”

Şöyle devam ediyor:

A- Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan,

B- Beraber yaşamak konusunda ortak arzu ve istekte samimi olan,

C- Ve sahip olunan mirasın korunmasında beraber devam etmek konusunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden meydana gelen topluma millet denir.”

Atatürk daha sonra etnik ayrımcılık yapanları “mürteci beyinsiz” diye adlandırıyor. Kürtlerden, Çerkezlerden, Lazlardan, Boşnaklardan “bu millet fertleri” diye söz ederek şöyle diyor: “Bu millet fertleri de bütün Türk camiası gibi aynı ortak geçmişe; tarihe, ahlaka, haklara sahip bulunuyorlar.” Yani Atatürk açıkça Türkiye'deki diğer etnik unsurları da “Türk camiasının” eşit haklara sahip “millet fertleri” olarak tanımlıyor.

Çok açıkça görüldüğü gibi  hem 1924 Anayasası'ndaki, hem de Atatürk'ün “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabındaki “Türklük” kavramı, “vatandaşlık bağı” ve “milletin ortak adı” olarak kullanılmıştır.  İşte “Andımız”daki “Türklük” kavramı da tıpkı 1924 Anayasası'ndaki “Türklük” kavramı gibi “vatandaşlık bağı” ve “milletin ortak adı” anlamında kullanılmıştır.

Dolayısıyla “Andımız”ı yasaklamak her şeyden önce “milletin ortak adını” yasaklamaktır. Milletin ortak adını yasaklamak, hem Lozan'da temelleri atılan ulus devlet yapısına hem de anayasaya aykırıdır.

KAYNAKLAR:

1. Atatürk'ün Bütün Eserleri, C.23.

2. Bilal Şimşir, Lozan Telgrafları, (2 cilt), Ankara, 2020.

3. Taha Akyol, Bilinmeyen Lozan, İstanbul, 2014.

4. TBMM Gizli Celse Zabıtları.

5. TBMM Zabıt Cerideleri.

6. Seha L.Meray, Lausanne Konferansı (1922-1923), Konferanstaki Görüşmelerin Tutanakları ve Belgeler, C.1, İstanbul, 2013.

YAZARIN TÜM YAZILARI