“Büyük Zafer” Büyük Taarruz

“Bu eser (Büyük Zafer), Türk milletinin özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinin ölümsüz anıtıdır. Bu eseri yaratan bir milletin çocuğu, bir ordunun başkomutanı olduğum için sevincim ve mutluluğum sonsuzdur.” (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, 1927)

Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı… Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi'nin 99. yıl dönümünde bugün, her şeyimizi borçlu olduğumuz “Büyük Zaferi” anlatacağım.

ÖNCE DİPLOMASİ

Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında her fırsatta barışa vurgu yapıyor, barış için savaştıklarını belirtiyordu. “Biz yalnız hayat ve istiklal isteyen bir milletiz” diyordu. Daha fazla kan dökülmesini istemiyordu. Bu nedenle Büyük Taarruz öncesinde süngüden önce diplomasiye dayanmak istedi. Bu amaçla önce Mart 1922'de Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşek)'i, sonra, Temmuz 1922'de İçişleri Bakanı Fethi (Okyar)'ı Batı başkentlerine gönderdi. Ancak bakanlar, Avrupa'dan eli boş döndü. Fethi (Okyar), Paris ve Londra görüşmelerinden sonra hükümete verdiği raporda, “Ulusal amaçlarımızın elde edilmesi ancak askeri hareketlerle mümkün olabilecektir. Başka incelemeye, başka yoruma gerek yoktur” demişti.

Sakarya Zaferi sonrasında Müttefikler (İngiltere, Fransa, İtalya), artık Yunanistan'ın saldırı gücünü kaybettiğini gördüler. Bu nedenle Sevr Antlaşması'nı biraz yumuşatıp TBMM'ye kabul ettirmeyi denediler. Bu amaçla 22 Mart ve 26 Mart 1922'de iki ayrı barış teklifinde bulundular. Atatürk, Misak-ı Milli'ye aykırı bu barış tekliflerini çok ustaca geri çevirdi.

Bu arada Yunanistan işgallere devam ediyordu. Yunanlar, 21 ve 30 Nisan 1922'de İtalyanların boşalttığı Söke'yi ve Kuşadası'nı işgal ettiler, 7 Haziran 1922'de Samsun'u bombaladılar. 29 Temmuz 1922'de İngilizlere bir nota vererek İstanbul'u işgal etmek istediklerini bildirdiler. 30 Temmuz 1922'de de İzmir ve civarında özerk İyonya devleti kurduklarını ilan ettiler. 12 Ağustos 1922'de İzmir'deki Türk memurların işlerine son verdiler. Bu koşullarda Türkiye'nin “kurtuluş” için savaşmak dışında başka bir seçeneği kalmıyordu.

Şimdi süngüye dayanma zamanıydı. Atatürk, dünyanın en haklı, en meşru savaşına, Büyük Taarruz'a hazırlanıyordu.

Gazi Mareşal Başkomutan Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) Büyük Taarruz günlerinde. (1922)

Meclis ve Muhalefet

Sakarya'da düşman ilerlemesi durdurulmuştu, ancak Anadolu hâlâ işgal altındaydı. Sakarya Meydan Muharebesi'nin üzerinden bir yıla yakın zaman geçmişti. Mecliste Atatürk karşıtı güçlü bir muhalefet vardı. Muhalifler, “Bizi kim, nereye sevk ediyor? Koskoca bir millet belirsiz karanlıklara sürüklenir mi? Niçin taarruz etmiyoruz? Ordumuz durduğu yerde çürütülüyor” diyerek Başkomutan Atatürk'e saldırıyordu. “Avrupalılar bize barış teklif ediyorlarmış, daha ne duruyorsunuz? Gazi niçin cepheye gitmiyor? Niçin Ankara'da oturuyor? Bir insan hem meclis başkanı hem başkomutan olabilir mi?” diyorlardı. Atatürk, bu eleştirilere 1 Aralık 1921'de ve 4 Mart 1922'de mecliste tek tek cevap verdi.

Büyük Taarruz öncesinde muhalifler önce Atatürk'ün başkomutanlığını tartışmaya açtılar. 5 Mayıs 1922'de Atatürk'üm katılmadığı meclis görüşmelerinde Başkomutanlık Kanunu'nun reddedilmesi gündeme geldi. Büyük Taarruz öncesinde ordu başsız kalmak üzereydi. 6 Mayıs 1922'deki görüşmelere katılan Atatürk, “Düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılmazdı. Bundan dolayı bırakmadım, bırakmam, bırakmayacağım” diyerek kararlılığını gösterdi. Yapılan oylamada başkomutanlık 11 ret, 15 çekimser oya karşı 177 oyla 3. kez uzatıldı.

Muhittin Baha Pars, “Elleri ceplerinde ve tabancalarındaki muhaliflerin o gün Mustafa Kemal'i öldüreceklerini sandık” diyor. (F. Rıfkı Atay, Çankaya, s. 353)

Atatürk'ün başkomutanlığına engel olamayan muhalifler, bu sefer de meclis başkanlığına engel olmayı denediler. 8 Temmuz 1922'de, muhalefetin oylarıyla, bakanların ve bakanlar kurulu başkanının, meclis başkanının göstereceği adaylar arasından seçilmesi usulüne son verildi. Böylece Büyük Taarruz öncesinde Atatürk'ün meclisteki gücü zayıflatıldı.

Atatürk, bir ölüm kalım savaşı öncesinde, her şeyi zorlaştırsa da asla meclisten vazgeçmedi, sürekli meclise hesap verdi.

Başkomutan Atatürk, bir taraftan meclisteki eleştirilere göğüs gererken diğer taraftan taarruz hazırlıklarını yürüttü. Atatürk Nutuk'ta, taarruz için sırasıyla 1. milleti, 2. meclisi, 3. orduyu hazırlamak zorunda olduğunu belirtiyordu. Her üçünü de hazırlayacaktı.

Bu sırada İstanbul'da Padişah Vahdettin, İngilizlere yaranma yolları arıyordu. Vahdettin, gizli projesini, 25 Mart 1922'de Tevfik Paşa eliyle İngilizlere sundu. Buna göre Boğazlar ve civarı İngiltere'ye bırakılacak, buna karşı İngiltere'nin hilafetin koruyucusu ve ortağı olduğu İslam dünyasına açıklanacaktı. (Bilal Şimşir, Sakarya'dan İzmir'e, s.388 vd)

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz öncesinde Ilgın Manevralarında… (01.04.1922)

Askeri Hazırlıklar

Atatürk, 4 Mart 1922'de meclis gizli oturumunda “Ordumuzun kararı taarruzdur, ancak yarım hazırlıklarla, yarım tedbirlerle yapılacak taarruz hiç taarruz etmemekten daha kötüdür” dedi.

Ülkede yol yoktu. Demiryolu Ankara'da bitiyordu. Onun da Eskişehir'in doğusundaki küçük bir parçası elde bulunuyordu. İnebolu'dan Ankara'ya ancak bir haftada varılıyordu. Cepheye ancak kağnılarla cephane taşınabiliyordu. Anadolu açtı. Hastalık kol geziyordu. Cephe gerisinde hastalıktan ölenler savaşta ölenlerden çoktu.

Sakarya Zaferi sonrasında 14/15 Eylül 1921'de “seferberlik” ilan edildi. İlk kez ordu mevcudu 200 bine ulaştı. Büyük Taarruz öncesinde 19 piyade 5 süvari tümeninden oluşan bir orduya sahiptik. 14 Ocak 1922'de “Harp Encümeni” kuruldu. Taarruz hazırlıklarını bu encümen yürüttü. Atatürk, Hindistan Müslümanlarının gönderdiği parayı askeri harcamalar için hükümete verdi. Cepheye cephane taşımak için “Askeri Taşıma Yükümlülüğü Yasası” çıkarıldı. Af kanunlarıyla vatana ihanet ve yüz kızartıcı suçlar hariç, cezalarının üçte birini çeken mahkûmlar serbest bırakıldı. Ayrıca tarımla uğraşan hükümlüler üç ay süreyle hapisten çıkarıldı. Silah ve cephane miktarı artırıldı. İstanbul'dan Anadolu'ya silah, cephene, araç, gereç kaçırıldı. Sovyet Rusya'dan silah ve cephane yardımı alındı. Almanya ve İtalya'dan da bir miktar silah ve cephane alındı. Fransa'dan 1000 hafif makineli tüfek, 150 kamyon ve birkaç uçak satın alındı. Elcezire ve Doğu cephelerinden Batı Cephesine silah ve cephane getirildi. İmalatı Harbiye atölyelerinde silah ve cephane hazırlandı. Nakliye araçları büyük oranda at, eşek ve kağnıdan ibaretti. Kağnı kolları oluşturuldu. Ordunun yiyecek ihtiyacı için değişik yerlerde ambarlar kuruldu.

Atatürk, Mart-Nisan 1922'de 1,5 ayını cephede geçirdi. Orduları denetledi, eksikleri tamamladı. Atatürk, Haziran 1922'de taarruza karar vermişti. Başkomutanın bu kararını yalnız Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı biliyordu. Tüm hazırlıklar büyük bir gizlilik içinde yürütülüyordu.

Büyük Taarruz İçin Atatürk Ne Söz Verdi?

Büyük Taarruz öncesinde I. Ordu Komutanlığı, Malta esaretinden dönen Ali İhsan (Sabis) Paşa'ya verilmişti. Ancak. Atatürk'ün Nutuk'taki ifadesiyle “İhsan Paşa'nın kendisini askeri mahkemeye dek götüren yersiz işlerinden ve davranışlarından dolayı, ordu komutanlığından uzaklaştırılması gerekti.” Atatürk, bu görevi Ali Fuat (Cebesoy)'a ve Refet (Bele)'ye teklif etti. Ancak her ikisi de bu görevi kabul etmeyince I. Ordu'nun başına -Atatürk'ün Nutuk'ta çok ağır biçimde eleştirdiği- Nurettin Paşa getirildi.

Büyük Taarruz planı riskli ancak çok etkiliydi. Atatürk'ün Nutuk'taki ifadesiyle “Bunun için uygun gördüğümüz durum, ana kuvvetlerimizi düşmanın Afyonkarahisar yakınlarında bulunan sağ kanat grubunun güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar karşısına dek olan yerde toplamaktı. Düşmanın en can alacak ve önemli noktası orasıydı. Çabuk ve kesin sonuç almak, düşmanı bu kanadından vurmakla olabilirdi.

Başkomutan Atatürk, büyük bir gizlilikle hazırlıkları yürüttü. –Konya'ya gelmiş olan General Townshend'le görüşme bahanesiyle- 23 Temmuz 1922 akşamı Ankara'dan ayrılıp Akşehir'deki Batı Cephesi Karargâhı'na gitti. 27/28 Temmuz gecesi Akşehir'de yapılan komutanlar toplantısında, önceden belirlenen plana göre gerekli hazırlıkların 15 Ağustos'a kadar tamamlanmasını istedi. 28 Temmuz'da bir futbol maçı bahanesiyle ordu ve bazı kolordu komutanları da Akşehir'e çağrıldı. Başkomutan Atatürk, 28/29 Temmuz gecesi komutanlarla, 30 Temmuz'da da Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Komutanı ile yeniden görüşerek taarruzun ayrıntılarını belirledi. İddiaya göre Fevzi (Çakmak), saldırı planını açıkladığında Yakup Şevki Paşa, planı çok riskli bulup itiraz etti. Atatürk, itirazlara cevap verip taarruzun yapılmasını istedi. (Atay, s. 357)

Cumhuriyet, 31 Ağustos 1938

Başkomutan Atatürk, 13 Ağustos'tan itibaren gece karanlığında orduları cepheye kaydırmaya başladı. Büyük Taarruz hakkında meclisi bilgilendirdi. Kendisi de Büyük Taarruz'u başlatmak için 17/18 Ağustos 1922 gecesi Ankara'dan Konya'ya hareket etti. Bu gidişi gizlemek için de 21 Ağustos'ta Çankaya'da çay partisi vereceğini açıkladı.

Başkomutan Atatürk, 20 Ağustos öğleden sonra cephe komutanına, 26 Ağustos sabahı düşmana taarruz edilmesini emretti. 20/21 Ağustos gecesi de komutanlarla bir toplantı yaptı. Başkomutan, mareşal üniformasıyla katıldığı bu toplantıda 1. ve 2. Ordu komutanlarına, harita üzerinde, taarruzun nasıl yapılacağını anlattı. Karargâh subaylarından Mahmut (Soydan), günlüğünde o toplantıdan şöyle söz ediyor: “Müzakere sırasında müşkülat çıkaranlara (Atatürk) kısaca ve sert bir cevap verdi: ‘Harekete inancı olmayanlar istifa etsin… Ben bütün mesuliyeti üzerime alıyorum…' İki gündür Paşa, Çalıkuşu romanını okuyor. Öyle beğendi ve sevdi ki!” (Ş. Süreyya Aydemir, Tek Adam, C..II, s. 474)

24 Ağustos'ta karargâh Akşehir'den Afyon'un güneyindeki Şuhut'a taşındı. Başkomutan da o gün Şuhut'a geçti. 25 Ağustos'ta Şuhut'tan savaşların yönetileceği Kocatepe'nin güneybatısındaki Çadırlı Ordugâha geçildi. Başkomutan ve silah arkadaşları 26 Ağustos sabahı Afyon Kocatepe'deydi. Başkomutanın işaretiyle sabah saat 05.30'da top atışlarıyla Büyük Taarruz başladı.

Atatürk'ün, Nutuk'taki anlatımıyla “26/27 Ağustos günlerinde, iki gün içinde Afyonkarahisar'ın güneyinde 50 km. ve doğusunda 20-30 km. uzunluğundaki güçlendirilmiş düşman cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun büyük kuvvetlerini 30 Ağustos'a kadar Aslıhanlar yöresine çevirdik. 30 Ağustos'ta yaptığımız savaş sonunda (buna Başkomutan Savaşı unvanı verilmiştir) düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve tutsak ettik. Düşman ordusunun başkomutanlığını yapan General Trikopis de tutsaklar arasındaydı. Demek, tasarladığımız kesin sonuç 5 günde alınmış oldu…

Atatürk, Büyük Taarruz öncesi Ankara'dan ayrılırken yanındakilere “Taarruz haberini alınca hesap ediniz. 15. günü İzmir'deyiz” demişti. İzmir'den Ankara'ya dönüşünde “Bir gün yanılmışım! Ama kusur bende değil düşmanda” diyecekti. İzmir'e, taarruzun 14. günü girmişti. (Atay, s. 358)

Büyük Taarruz'da Türk ordusu toplam 207.942 kişilik bir güce sahipti. Buna karşılık Yunan ordusu toplam 224.997 kişiydi. Yunan ordusu genel olarak insan, silah ve cephane bakımından daha üstündü. 400 bini aşkın bir gücün karşı karşıya geldiği bu kanlı savaşta Türk ordusu sadece 2.543 şehit, 9.976 yaralı olmak üzere toplam 12.575 kayıp verdi. Çeşitli kaynaklara göre Yunan ordusunun toplam kaybı -20 bin civarında esir hariç- 121.500 kişiydi. Gerçek şu ki, tarihte bu kadar kesin sonuçlu zafer yok denecek kadar azdır.

Atatürk, 17 Ağustos gecesi Akşehir'e giderken Salih Bozok'a: “Düşündüğümü uygulayacak zamana sahip olursam dünyanın gözlerini kamaştıracak bir askeri manzara oluşacaktır” demişti. Öyle de oldu.

Büyük Zaferin baş mimarı Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk'tü. Ancak o hiç bir zaman başarıyı kendine mal etmedi. Atatürk, Nutuk'ta Büyük Zafer'den ordunun ve milletin eseri olarak şöyle söz ediyor: “Her evresi ile düşünülmüş, hazırlanmış, yönetilmiş olan bu hareket, Türk ordusunun, Türk subaylarının ve komuta kurulunun yüksek güçlerini ve yiğitliklerini tarihe bir daha geçiren muazzam bir eserdir. Bu eser Türk milletinin özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinin ölümsüz anıtıdır. Bu eseri yaratan bir milletin çocuğu, bir ordunun başkomutanı olduğum için sevincim ve mutluluğum sonsuzdur.”

Her şeyimizi; canımızı, vatanımızı, bağımsızlığımızı, özgürlüğümüzü, cumhuriyetimizi borçlu olduğumuz Büyük Zaferin 99. yıl dönümü kutlu olsun. Başkomutan Atatürk'ü, silah arkadaşlarını, şehitlerimizi, gazilerimizi saygıyla, rahmetle anıyorum.