Plan mı… Pilav mı…

Nietzsche, Zerdüşt'ünü şöyle konuşturdu:

-“Aynı hatayı yaşayıp durursan, bu seni nasıl değiştirir?”

Son dönemde yaşadığımız seller, yangınlar, depremler değil sadece…

Farkında mısınız; insan hatasından kaynaklı ihmaller tartışılıp duruyor. Görüyoruz ki; bir arpa boyu yol alınmıyor; “doğal afet” deyip, “kader” deyip işin içinden sıyrılıyor iktidar.

Oysa:

Unutmaya başladığınız Soma maden ocağındaki çöküşün, yangınlardan farkı var mı?

Unutmaya başladığınız Aladağlar Kız Öğrenci Yurdu yangınının, sellerden farkı var mı?

Unutmaya başladığınız Afyon şehir merkezindeki askeri kışlanın mühimmat deposunda meydana gelen patlamanın, depremde yıkılan binalardan farkı var mı?

Unutmaya başladığınız Pamukova tren kazasının, son günlerde ardı ardına yaşanan otobüs kazalarından farkı var mı?

Kader mi bunlar? “Kader” aslında hak ettiğinizdir! Kader, harekete geçmeyen kişiye asla yardım etmez.

Ülkemizdeki iktidarlar “kaderi”; beceriksizliğinin-ihmallerinin gerekçesi yaptı!

Liyakatsizliğin örtüsü oldu “alın yazısı…”

Asıl mesele “neden ders çıkaramadığımız” sorusu olmalı değil mi? Ne gezer… Büyük facia yaşanıyor; üç-dört gün konuşuluyor ve hemen unutuluyor!

Evet, aynı hatayı yapıyoruz, hiç değişmiyoruz.

ERDOĞAN'IN GÖZYAŞI

Yabancılaşma…

Kişinin (veya siyasal iktidarın) kendinden ve çevresinden uzaklaşmasıdır.

Yabancılaşan, kendi dışında herkesi soyutlar; hayatla-hakikatle bağlantısını koparır. Değer ölçüsünü kaybeder. “Paran kadar konuş” kabalığıdır yabancılaşma! Doymak bilmez tüketimdir yabancılaşma; bunun için her yol mübahtır.

Temel öge olan ‘öz'ün (benlik), artık “nesne” (kalıp) haline gelme durumudur yabancılaşma. İnsanın ölümüdür aslında…

Guy Debord'a göre, “Gösteri Toplumu” haline getirildik. Böylece kapitalizmle şekillenen tüketim ilişkileri, ülke ve ideoloji ayırt etmeksizin bir gösteri biçimi yaratır

Mesela:

Yangınlar ve seller üzerine yapılan tartışmalara baktığınızda, çoğu kimsenin acı yaşayanlar ile empati kur(a)madığı görülüyor. Herkes atışma, laf sokma, “tık” yani “gösteri” peşinde… Bu bir ruhsal bozukluktur; ki çok kişi bunun farkında değil. Sadece kişiler mi?

Çarpıcı sorun sosyal medyadaki yabancılaşmış/farkındalığı sorunlu kişiden çok, siyasal iktidarın hali-tavrıdır! Felaket bölgesinde çay dağıtmak da nedir? Yaptıkları duygusal retorik çıkışların yapay göründüğünün farkında değiller mi? Ki bu yeni değil; şunu yaşadık: “Cumhurbaşkanı gelecek” diye insanlar enkaz altında tutuldu.

Ya iktidar temsilcilerinin ettiği sözlerin, döktüğü gözyaşının samimi olduğundan emin miyiz? Rol mü yapıyorlar? Bilemiyoruz. Ama tahminiz öyle olduğu yönünde… Çünkü, bu kaçıncı felaket?

Sonra? Sonrası unutkanlık!

Sonra yine hep kutsiyete- hamasete dayalı lafazanlık…

Sonra yine yıkım, hep yıkım…

Bu kısır döngüden bir türlü çıkamama üzerinde durmak zorundayız.

AYTAÇ DURAK

Evet, derinde yatanın “yabancılaşma” olduğu gerçek. Ama tüm bunları salt yabancılaşmayla da açıklayamayız.

Liyakatsizlik de var.

Beceriksizlik de var.

Ve önemli bir olgu daha var; günübirlik yaşamak/geleceği planlayamamak!

Aytaç Durak, “Söyleyeceklerim Var” kitabını gönderdi. Mektubunda diyor ki:

– “Bakanlık halen Kızılçam dikiminde ısrar ediyor. Bugün ülkemizde yanan ormanlar Akdeniz ve Ege'deki Kızılçamlardır. Kitabımda ikazlarda bulundum. Kızılçamın yerine defne, ceviz, badem, incir, harnup, zeytin ağaçları olursa büyük yangınlar olmaz.”

Aytaç Durak'ın iddiası doğru mu bilmiyorum. Bildiğim bu konularda hiçbir planlama yapılmadığıdır. Sorumlu bakanlığın orman yangınlarına karşı hiçbir tedbir almadığını, yaşanılan kaostan biliyoruz. Bir planı olmadığı ortaya çıktı.

Nedir planlama? Üzerinde anlaşmaya varılmış amaçları gerçekleştirmek için tasarlanmış önlemler bütünüdür.

-Tıpkı Menderes dönemi gibi- son 40 yıldır Türkiye'yi yine plansız bıraktılar. “Bize plan değil pilav lazım” diyenler, kamucu planlamayı “komünistlik” diye yok etti.

Yangınlar, seller, depremler vd. konusunda hiçbir planımız, temel hedefimiz yok; oysa planlama, gelecekteki tehlikelerin dikkate alınarak bugünün kararlarının verilmesidir.

Görüyoruz mevcut iktidar, başına her geldiğinde ilk olmuş gibi şaşırıp panikliyor ve ardından hamaset nutkuna başlayıp muhalefeti suçluyor.

Budur ülkemizin perişan hali: Başarmak için plan yapmayarak, başarısızlığa mahkûm olmak.

Ne diyor Nietzsche:

-“Aynı hatayı yaşayıp durursan, bu seni nasıl değiştirir?”