Kendi gitti, ismi kaldı yadigâr!

SEVGİLİ okurlarım, adam Türkiye'ye gelip kısa bir ziyarette bulundu…Kesenin ağzını açacaktı ya, devlet töreniyle karşılandı.

Tören kıtasını uluslar arası protokol kuralları uyarınca “Merhaba asker” diye selamlaması gerekirken “Selamünaleyküm” diye seslendi.

Askerler şaşırmıştı.

Karşılama töreni ekranlarda canlı olarak yayınlanırken ziyaretin kaç saat süreceği, bu arkadaşın nerede kalacağı, ne zaman döneceği falan bilinmiyordu.

Ekibi kalabalıktı.

Yüzlerce kişiden oluşuyordu.

Sazendeler ve hanendeler dahil!

★★★

Akşam saatlerinde onun onuruna sayın dünya liderimiz tarafından sarayda bir akşam yemeği düzenlendi.

Video çekimlerini belki izlemişsinizdir, Selman'ın Suudi'den getirdiği özel müzik ekibi sahne aldı.

Arapça yalelliler söylüyorlardı.

İki ülkenin devlet başkanları kritik bir toplantı yaparken bizim kafamızda sorular dolanıyordu…

Recep Bey bu şahsa acaba soracak mı “Yav sen vatandaşın olan gazeteci Cemal Kaşıkçı'yı bizim memleketimizde nasıl öldürttün?

Ama çok önemli bir soru daha vardı:

Seninkiler cesedi ne yaptı?

Bu sorular Selman'a hiçbir biçimde sorulmadı.

Düşündük ve belki ortak basın toplantısında bu konuya girilir dedik.

Fakat gelin görün ki resmi görüşmeler, yemek ve Arapça konser hariç zaten topu topu iki saat sürmüştü.

Sonrasında uçağına binip gideceği açıklanmıştı.

Basın toplantısı bile yapılmayacaktı.

Dolayısıyla bu heriflerin işlediği Kaşıkçı cinayeti yine güme gitmiş oldu.

★★★

Türkiye Cumhuriyeti küçük düşürüldü…

Sadece cinayet yüzünden değil.

Esas sorun dosyanın Türk adaletinden kaçırılıp Suudi makamlarına verilmesi idi.

Varsayalım günün birinde dosyada ilginç gelişmeler oldu ve katilleri yakaladık. Katillerle birlikte cesedi de bulduk.

Artık geçmiş olsun, o saatten sonra elimizi bile kıpırdatmamız asla mümkün olmayacaktır.

★★★

İşin perde arkasında ise başka bir gerçek yatıyordu:

Ekonomimiz sıkışmıştı ve iktidar bu heriflerden ‘milyarlarca dolar' bekliyordu. Yani eli kolu bağlıydı. İşin üzerine zaten gidemezdi.

Bir yabancı ülkenin kucağına düşmek işte budur.

Bir yanda egemenlik haklarını devreder, öbür yanda ise sarayında Selman'ın hanende ve sazendelerinin okuduğu Arapça yalellileri dinlersin!

SEVGİLİ okurlarım, Rusya ile Ukrayna kapıştı ama olan bize oldu…

Ukrayna limanlarında bekletilen, yola çıkmasına izin verilmeyen buğday ve bitkisel yağ yüklü ticari gemilerimiz var.

Kaç gemi olduğu bilinmiyor, rakam bizim makamlar tarafından özellikle gizleniyor.

Bu gemilerde aylardan beri ‘esir kalmış' kaç personelimiz var, o da bilinmiyor.

İktidardan tık yok…

Çünkü o gemiciler gariban kesimden.

★★★

Bir de Ukrayna'da Kiev havalimanında ‘esir' kalan ve çaresizce bekleyen iki adet dev nakliye uçağımız var.

Bunlar Türk Hava Kuvvetleri adına kayıtlı,

Eskişehir üssünden kalkıp Kiev'e gelen, ancak savaşın başladığı dört ay öncesinden bu yana (çeşitli riskler nedeniyle) yerinden kımıldaması mümkün olmayan iki nakliye uçağımız…

Havacılar bu uçaklara cihan başpehlivanı Koca Yusuf'un adını vermiş.

Tekinin fiyat 120 milyon avro…

Ulusal varlıklarımız Kiev'de adeta çürümeye terk edilmiş durumda.

Oysa Kiev havalimanı her türlü uçuşa açık. Devlet başkanları bile uçakla gelip gidiyor ama bizim iki adet Koca Yusuf bekletiliyor.

★★★

İnsanın aklına ister istemez geliyor, acaba biz bu uçakları kurtaracak manevi ağırlığa sahip değil miyiz?

Bu konuda niçin böyle sessiz duruyoruz?

Sözümüz geçmiyor mu?

Gazeteciler bu uçakların durumunu iki gün önce Meclis'te Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar'a sordular.

Yanıtı aynen şöyle idi:

“Bu konuda hem Rus, hem de Ukrayna tarafında ciddi ilerleme oldu. Beklentilerimizi kendilerine ifade ettik. Bazı görüşlerimizi kabul ettiler. Bu konuda tarafların yapabilecekleri konusunda bizimle iş birliği anlayışında olduklarını gördük.”

Bu yanıtın Türkçe çevirisi özetle şöyle:

“Hiçbir gelişme yok. Beklemeye devam edeceğiz, başka çaremiz yok! Uçaklarımız Allah'a emanettir!”

Loading...