Son yıllarda bazı çevreler, büyük bir özgüvenle şu cümleyi kuruyor: “Müslüman olmayana Türk denmez.” Türk tarihinin, binlerce yıllık hafızasını inkâr eden bir söz... ★★★ Çünkü, bu cümle doğruysa... Cumhurbaşkanlığı forsunda, yıldızlarla temsil edilen 16 Türk devletinden... Büyük Hun... Batı Hun... Avrupa Hun... Ak Hun... Göktürk... Avar... Hazar... Uygur Devleti... Bunların hiçbiri Müslüman değildi. Ama, hepsi Türk’tü. Bunları, Cumhurbaşkanlığı forsundan mı kaldıracağız? ★★★ Türklerin İslamiyet’i kabul süreci, 10’uncu yüzyılda, Karahanlı Hükümdarı Satuk Buğra Han döneminde başladı. Oysa Türk tarihi, bunun çok öncesine uzanır. Türk Ordusu’nu, MÖ 209’da Mete Han kurdu. Mete Han, Müslüman değildi ama Türk’tü. Türk Ordusu, kurulduğunda Müslüman değildi ama Türk’tü. Mete Han ve kurduğu Türk Ordusu, “Müslüman olmadığı için Türk değil”, öyle mi? ★★★ Demek ki Türklük başka... Müslümanlık başka... Biri, milletin adı. Diğeri, inancın. ★★★ Bugün de milyonlarca Türk vardır, ama Müslüman değildir. Moldova’daki Gagavuz Türkleri, büyük ölçüde Ortodoks Hristiyan’dır. Rusya Federasyonu’ndaki Çuvaş Türklerinin önemli bir bölümü, Ortodoks’tur. Yakut, Hakas, Tuva ve Altay Türkleri arasında da Hristiyanlığı sürdüren geniş topluluklar vardır. Sarı Uygur Türkleri de Müslüman değil. Şimdi, bu Türklere ne diyeceğiz? Müslüman olmadıkları için, Türk olduklarını mı inkâr edeceğiz? ★★★ Tarihin başka bir gerçeği... Osmanlı, Anadolu’da doğdu ama... Bir Balkan devleti olarak gelişip büyüdü. İlber Ortaylı’nın ifadesiyle: “Osmanlı’nın asıl gelişme sahası Rumeli’dir.” ★★★ Osmanlı’nın ilk büyük başkenti, Rumeli’deki Edirne’dir. Selanik, 1430’da Osmanlı toprağı oldu. İstanbul, daha sonra 1453’te fethedildi. Trabzon 1461’de... Rize 1470’te... Urfa ise, ancak 1517’de Osmanlı egemenliğine girdi. ★★★ Rumeli, yalnızca fethedilen bir coğrafya değildi. İmparatorluğu büyüten insan kaynağıydı. Yeniçeri Ocağı’nın en güçlü teşkilatı Rumeli’deydi. Osmanlı’nın en canlı şehirleri; yüzyıllarca Edirne, Selanik, Üsküp, Manastır, Filibe ve Sofya oldu. Çünkü, Osmanlı’nın kalbi Balkanlarda atıyordu. ★★★ Osmanlı, Rumeli’de yaşayan Türklere “Evlâd-ı Fâtihân” diyordu. Yani... Fatih’in çocukları... Yüzyıllar boyunca sınır boylarını koruyan, devlete asker veren, Balkanları Türkleştiren insanlar... ★★★ Falih Rıfkı Atay der ki: “Mustafa Kemal Makedonya’da doğdu, büyüdü... Makedonya’da yerleşen Türklerin bir adı da Evlâd-ı Fâtihân, Fatih’in çocukları idi.” Tesadüf değildir... Kurtuluş Savaşı’nın çekirdek kadrosuna baktığınızda Balkan Türklerini görürsünüz. Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk... Ali Fuat Cebesoy... Refet Bele... Fahrettin Altay... Kazım Özalp... Nuri Conker... Salih Bozok... Fethi Okyar... İzzettin Çalışlar... Şükrü Naili Gökberk... Salih Omurtak... Fuat Bulca... Zeki Soydemir... Derviş Vardar... Sıtkı Ülke... Ve daha niceleri... Bu komutanlar, Balkan Türküdür. Cumhuriyet’i kuran kadronun da omurgası Balkan Türküdür. ★★★ Mesela... Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kuran kişi, Selanik doğumlu Mustafa Kemal’dir. Bugün, bu ülkede ezan okunuyorsa... Bayrak, özgürce dalgalanıyorsa... Balkanlardan Anadolu’ya akan o büyük insan selinin alın teri, kanı ve fedakârlığı sayesindedir. Selanikli Mustafa Kemal sayesindedir. ★★★ İmparatorluk çökerken, Anadolu’yu ayakta tutan güç “ümmet” fikri değil... Yeniden inşa edilen, “Türk milleti” düşüncesi oldu. Atatürk, bunun için Cumhuriyet’i din, ümmet temeline göre değil, millet esasına göre kurdu. Onun vatandaşlık anlayışı... Ortak vatandı. Ortak tarihti. Ortak kaderdi. ★★★ Bugün, “Müslüman olmayana Türk denmez” diyenler, farkında olmadan Türk Ordusu’nu da Türk tarihinden çıkarıyor... Cumhurbaşkanlığı forsundaki devletlerin yarısını da... Bugün yaşayan Türk topluluklarını da... Ve aslında, Türk tarihinin binlerce yıllık hafızasını da... ★★★ Oysa... Türklük, bir dinin adı değil... Bir ulusun adıdır. İslam ise, o milletin bin yıldır büyük çoğunluğunun benimsediği inançtır. ★★★ Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı’nda şu satırları yazıyordu: “Biz Kudüs’te kirada oturuyorduk... Halep’ten bu tarafa geçen yalnız Türk parası değildi; ne Türkçe ne de Türk geçiyordu... ‘Türk müsünüz?’ sorusunun cevabı birçok defa ‘Estağfurullah!’ oluyordu.” Bu satırlar, çökmekte olan Osmanlı’nın en acı fotoğrafıdır. Aynı dine bağlı olmak... Aynı millet olmak için yetmemişti. Yüzyıllarca birlikte yaşanan topraklarda, insanlar kendilerini Türk olarak görmedi. ★★★ Atatürk, 1930’da milletin tanımını yapmış ve noktayı koymuştu. Bu tanım, Türk tarihinin de özetidir. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, Türkiye halkına Türk Milleti denir.” Milleti öldürüp, yerine, tarihten acı tecrübelerle silinmiş bir ümmet koyma gayreti, Türkiye’yi sadece karanlığa ve geri kalmışlığa götürür. ★★★ İnsan, bu dönemde cehaletin tanımını yapmakta zorlanıyor. Çünkü cehalet, aslında bilinçli bir tercih...