Şiir, bazen bir insanı anlatır… Bazen de koskoca bir memleketi…

ŞİİR: HAYATIN METAFORU

20’lerde özgürlük ateşiyle yanıyordu kalbim.

30’lar hüzünlüydü, Atamı kaybettim.

40’larda olgunlaştım, bulaşmadım kavgalara

50’lerde kapıldım rehavete, yardımlara alıştım

60’larda bedeller ödedim, darbelerle tanıştım

70’lerde muhtıralardan geçsem de güzel yıllardı

80’leri sevemedim, çok acılar yaşadım

90’lar hızlı çağdı, alışamadım

Ve şimdilerde yanıyor dünya, ısınamadım

Şiir…

Bazen bir yürek hoplamasıdır.

Bazen ruhun coşkusu.

Bazen de bir gözyaşıdır, kelimelere başkaldıran.

Yukardaki dizeleri;

Bir çocuğa sorsanız, hayat der.
Bir yetişkine sorsanız, tarih der.
Bir bilene sorsanız…
Bir milletin ömrü der.

Anlamak için sadece bilgi yetmez.

Biraz da yaşamak gerekir.

YAŞAMIN DERSLERİ

20’li yaşlarda İstanbul Üniversitesi’nde öğrenciydim. 28 Şubat süreciydi.

Yasakçı zihniyete karşı direnen tarafta oldum hep.

30’lu yaşlarımda kaybettim babamı.

Tam da onu anlamaya başladığım dönemde, yetim kalmanın insanı derinden sarsan hüznüyle tanıştım.

40’lı yaşlar, insanın olgunlaştığı dönem.

Sonraki yaşlardaki hissiyatı tam olarak kavramam mümkün değil elbette.

Çevremdekilerden dinlediklerimden, şahit olduklarımdan ibaret tespitlerim.

FUTBOL: HAYATIN KÜÇÜK ARENASI

Hayat biraz da futbol gibidir.

Bazen en güzel an yarıda kesilir, tıpkı bir milletin tarihindeki karanlık dönemler gibi.

Gençlik ve tecrübe yan yana gelirse kazanır; tıpkı bir ülke, bir kuşak doğru adımlar atınca yükseldiği gibi.

Gençliğin sesini kesen, tecrübenin sözünü değersizleştiren düzen; sadece kaybetmez, geleceği de gömer

DÜNYA KUPASI: UMUT VE GERÇEKLER

Bugün, Dünya Kupası yolunda kritik bir maçımız var.

2002 Dünya Kupası vizesini aldığımızda 24 yaşındaydım

24 yıllık hasret bitecek mi bu akşam?

Dileğimiz tabi ki bitmesi yönünde.

Kosova karşısında kağıt üstünde favoriyiz.

Ama Romanya maçından sonra öyle bir hava estirildi ki, duyan Dünya Kupası biletini aldık sanır.

Yok öyle bir dünya.

Bu memlekette futbol, kazanınca masal; kaybedince kıyamettir.

Bir maçla göğe çıkarır, bir maçla yerin dibine gömeriz.

Bu akşam belki beklenmedik bir gol göreceğiz kalemizde.

Yahut hiç ummadığımız kadar rahat bir maç olacak.

Futbolu vazgeçilmez yapan tam da bu özelliği değil mi?

Mücadele uzatmalara gidebilir.

O dakikalarda atılan gol belirleyebilir neticeyi.

Yahut penaltı atışları, çizecek kaderimizi.

103. DAKİKA…

Belli mi olur, bakarsınız Cumhuriyet’in yaşına tekabül eden 103. dakikada havalara uçacak ya da çöküp kalacağız.

Sahanın ortasında, ekranların başında…

Hiç bir maç oynanmadan kazanmış sayılmaz.

Tıpkı bir hayat gibi.

RUH YOKSA HER ŞEY EKSİK

Yetenek, taktik, tecrübe elbette çok önemli.

Ancak bu akşam kazanmak için ruh da gerekiyor.

2-0  gerideyken köşe direğini yerine takacak kadar oyuna tutunan Tuncay Şanlı’nın ruhu…

O ruh, skora değil, inada bakar.

Hakem tam da maçı bitirecekken zamanı geri çevirir gibi topu oyuna sokup 120’de kaderi değiştirenlerin ruhu…

O ruh, kalede devleşir.

Rüştü Reçber gibi… “Çanakkale geçilmez” dedirtir.

O ruh, imajıyla alay edilse de umursamaz.

Bildiğinden şaşmayan, sonunda tarih yazan Şenol Güneş gibi.

O ruh, pes etmez.

Kaybetmeyi kabul etmeyen, Fatih Terim gibi.

Ve o ruh, sadece kazanmayı değil, ait olmayı bilir.

Formayı bir kumaş değil, bir yemin sayan Metin Oktay gibi…

Sahada sadece futboluyla değil, zarafetiyle de iz bırakan Cemil Turan gibi.

Sayısız örneği var.

Özetle bu akşam mesele, sistem değil.

Karşılıklı açıklanan primler değil.

Skor hiç değil.

Mesele, o ruhu hatırlamak.

Son ana kadar pes etmemek.

Tıpkı Türk Milleti gibi.

Şansınız yaver gitsin…

Şiir gibi oynayın, hasret sona ersin çocuklar.