New York’tan giderken en çok oturduğum sokağı özleyeceğim.

Perşembe, gece yarısı. Az önce Brooklyn’de yağmur başladı. Oturduğum sokakta yazın ses sadece yağmur yağdığında kesiliyor.
Yoksa kış gelene kadar Bed-Stuy’daki komşularım kaldırımların tadını çıkarıyor. Kadınlar şezlonglarda oturuyor, gençler apartman demirlerinde spor yapıyor. Çoğu zaman bir arabadan bangır bangır müzik geliyor.
Bu eve ilk taşındığım günün sabaha karşı “Blurred Lines” şarkısıyla yataktan fırladım. Henüz hiç kimse duymamıştı bu şarkıyı ve ben ertesi sabah rüyada mı gerçekte mi duyduğum bu parçanın ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Epeydir radyo dinlemiyorum, hit şarkıları sokaktan takip ediyorum.
Bu evi özleyeceğim.
Karşı apartmanda durmadan, evet, hiç durmadan bağıran bir kadın var. Hiç tanışmıyoruz, ama sanırım yan apartmandaki erkekten çocuğu var. Geçen sene bütün mahalle kadının dairesinin önünde takılıyordu. Bu sene erkek yan apartmana taşındı.
Kadın herkese ama herkese bağırıyor. Bağrışmalardan anladığım kadarıyla evli olmadığı çocuğunun babasıyla kavga ediyor. Bu yaz hiç denk gelmedim ama önceki yazlar kavga sabah 6’ya 7’ye kadar sürünce birkaç kere polis gelmişti. O kadını özlemeyeceğim.

80 DEKALB AVE, BROOKLYN 

Brooklyn’s Bed-Stuy semtindeki duvar resimlerinden biri Ol’ Dirty Bastard’ın albüm kapağı.

Brooklyn’deki ilk evim. 23. kattan 4 Temmuz’daki havai fişekleri izlemiştim. Bir travmanın ertesinde bu evi tutmuştum, manzarasına vurulup kalmaya karar vermiştim. Bütün New York’u görüyordu. O zamanlar henüz Manhattan üzerindeki gökyüzünün vanilya’dan lacivert’e dönüştüğüne o kadar hakim değildim. Bir süre sonra manzara da bilgisayar ekranındaki duvar kağıdı gibi sabit gelmeye başladı. Nerede oturursam oturayım ekrana daha çok bakıyorum, dışarıyı hiç görmüyorum. Bu evde fark ettim günümüzde “manzaralı evin” anlamsızlığını.
Bu evden nefret ediyordum. Daha doğrusu bu evdeki kendi ruh halimden, o yıldan, o yıl yaşadıklarımdan.
Kontratım bitip bir başka yere taşınmam gerektiğindeyse kendi kendime yatakta oturup ‘Ya burası güzel, şimdi ne başka yere taşınacağım, alıştım’ diye aklımdan geçmişti.

135 W 96th ST. NEW YORK 



Değişen Brooklyn’de çatılarda eğlenmek, güneşlenmek gündelik alışkanlıklardan biri.

Alışkanlık tembellikle birleşince ister istemez hareketsizliğe dönüşüyor. İstanbul’da tam 15 yıl aynı evde yaşadım ve bunun yükünü ta ki o evden çıkana kadar anlamadım.
Columbia zamanı. Eğer bu binada gösterdikleri ilk daireyi tutsaydım Jonathan Groff (“Looking”) ve o zamanki sevgilisi Zachary Quinto’ya (“Star Trek”) komşu olacaktım. Aylar sonra zilde tesadüfen adını görünce fark ettim. Mutfağı daha iyi diye 9. kattaki daireyi değil, beşinci katı seçmiştim. Komşularımın kim olduğunu hiçbir zaman öğrenmedim, sadece koridorun sonundaki daireden yer yer abartılı bir ot kokusu gelirdi. Eski, yenilenmeye direnen, bir avluya bakan, kapkaranlık bir daireydi. Ne kadar nefret ettiğimi anlatamam. Bir de sürekli kaynağını çözemediğimiz bir koku vardı dairede.
Telefon çekmiyordu. Bu evde telefonla konuşmamayı öğrendim.
Ama benim evim bir anlamda da partinin merkeziydi. Arkadaşlarım hep bana geliyordu. Önce bende toplanıp bir yerlere gidiyorduk. O küçük eve o kadar çok kişiyi nasıl sığdı, nasıl hepimiz yemek yapıp yiyebildik.
Okul tatil olduğunda, herkes bir yerlere gittiğindeyse müthiş yalnız hissediyordum kendimi. Columbia balonunun dışında hiçbir hayat yoktu etrafta.
Tina Fey’le Jerry Seinfeld’i televizyonda izledim, Manhattan’ın Upper West Side bölgesinin nasıl şehrin en alımlı olmayan insanlarını barındığından söz ediyorlardı. Şöyle insanın kafasını çevirip bakabileceği bir kişi bile görmedim.

29 MACDONOUGH ST., BROOKLYN



1974’ün Bed-Stuy’ıyla bugün yaşadığım
mahalle arasındaki uçurum giderek büyüyor.

Söylemeye gerek yok herhalde, en “yalnız” gecelerimdi.
Şimdi salonda kutular üstüste. Boş kutulara geri kalan eşyalar sığacak mı telaşı var. Son yıllarda o kadar çok kıyafet attım ki, hâlâ çok fazla var ama.
Kitaplar her yeri kaplamış durumda, daha paketlemeye başlamadım bile. Daha bugün Amazon’dan yeni bir kitap siparişi daha geldi. Duramıyorum.
Yepyeni bir şehre gidiyorum, yepyeni bir maceraya atılıyorum ve oturduğum en güzel evi geride bırakıyorum.
Dördüncü kattaki komşularımın evindeki kalabalık partiler... Terasta şampanya... Çamaşır odasında çalışır durumda kurutma makinesi bulma telaşı... Bisiklet odasında yer kapma yarışı... 1B’de oturan antipatik komşumla karşılaşmama arzusu... Cumartesileri sabaha kadar alt kattan gelen müzik... 20 yaşındaki komşum Trequane’la saatlerce magazin ve hip-hop üzerine konuşup Vemo’dan video-klip’leri analiz ettiğimiz günler. Hepsi geride kalıyor.
Sırf rahatım, sırf bu evi seviyorum, sırf buraya alıştım diye ‘Acaba gitmesem mi, acaba başlamasam mı, acaba burada kalsam mı’ diye aklımdan geçiyor.
Biliyorum, kalırsam bir 15 yıl falan otururum bu evde.
Eşyalar bir türlü toplanmıyor çünkü hiç çıkmayacakmışçasına yerleşmişim.
En çok Bed-Stuy’ı özleyeceğim, biliyorum. Bir zamanlar Mike Tyson’ın, Jay Z’nin, Chris Rock’ın geçtiği bu sokakları.
Hepsi zaman zaman geri geliyor, ama ziyaret etmek için. Hiçbirinin Bed-Stuy anıları benimkine benzemiyor. Onlar sokaklarda çete savaşları ve uyuşturucu ticaretiyle büyüdü burada.
Ben Amerika’nın en siyah semtinde değişime tanık ederek. Birkaç ay önce bebek arabasını iten lezbiyen bir çift görünce ‘Tamamdır, bu iş bitti’ dedim kendi kendime.
Az önce karşı apartmandaki kadının bağırışlarını yine duydum, yağmura rağmen. Şimdi yağış iyice arttı, herkes evine çekildi.
O kadını özlemeyeceğim. Ağır aksak ilerleyen A-C trenini de.

Evet gidiyorum ama...

Bu köşe ne olacak?


Yazı tanrıları arasında en yukarılarda yer alan Joan Didion’ın belki de en meşhur denemesi “Goodbye to All That” New York’u bırakıp gitmek üzerine bir şaheserdir.
Yıllar sonra yeniden New York’a taşınacak olan Didion bu yazıyı yazdığında Los Angeles’ı yeni evi bellemiş, New York’ta yaşadığı bütün zorluklardan fena halde bıkmıştı.
“New York’tayken çok gençtim ve bir aşamada o altın ritim bozuldu ve ben de artık eskisi kadar genç değilim” yazıyor.
Stephen Sondheim meşhur oyunlarının birinde “New York’a gelmenin ve New York’tan gitmenin bir vakti var” diyor.
O noktaya geldim mi acaba?
90’ların sonunda sadece söze dayalı bir “Sunscreen Song” radyoları kasıp kavuruyordu. İçindeki tavsiyelerden biri insanın hayatında mutlaka bir kere New York’ta yaşamasıydı, ama “seni sertleştirmeden git.”
Burada yaşaya yaşaya tahammülsüz ve nörotik olmaya başladığımın farkındayım. Geçen sabah metroya giderken merdiveni tıkayan ve şehrin temposundan uzak turistleri görünce öfkeden delirdim mesela. Bed-Stuy’a da mı geldi turistler!
Hemen her bisiklete bindiğimde beş-altı kere bir arabaya ya da yaya “F... You” demeden günü tamamlamıyorum.
Gereksiz selamlaşmalar, lüzumsuz kibarlıklardan kaçınıyorum. Başka şehirlerde rastladığımda ayaküstü ‘naber nasılsın’ sohbetlerinden daralıyorum.
En çok yavaş yürüyenlerden nefret ediyorum mesela.
Bir yandan New York’tan gidiyorum ama bu şehirden bütün gidenler gibi bir şekilde geri dönmek için gittiğimi de biliyorum. O zehri aldım.
Herkes “Ne olacak geri gelirsin” diyor.
Sonuçta New York’tan gidişin manifestosunu yazan Joan Didion bile geri döndü.
Kim bilir ben geldiğimde Bed-Stuy nasıl değişmiş olacak, Fulton St’e hangi lokantalar açılacak. Nostrand Avenue’da ev kiraları ne kadar fırlayacak.
Brooklyn’den gidiyorum ama “Brooklyn Günlüğü”nün kepenklerini indirmeyeceğim.
Acaba bu köşenin akıbeti ne olacak? Adını değiştirmeli miyim? Önceki gün bir arkadaşım “Brooklyn sadece bir yer adı değil, bir düşünce tarzı, o yüzden aynı ismi tutmalısın” dedi. Benim için bir ruh hali ayrıca.
Her hafta Brooklyn’den haber vermiyorum, ama bir şekilde nerede olursam olayım Brooklyn’den bakıyorum dışarıya.
Bunu sürdürmeye kararlıyım.
Yeni taşındığım şehirde ilk olarak ev bakarken “Buraların Brooklyn’i neresi” diye araştırdım.

Yılmaz Erdoğan ve Belçim Bilgin neden boşandı

Aralarına RTE mi girdi?


Bir-iki hafta önce İstanbul’daki Soho House’da Belçim Bilgin’le karşılaştım. En son, “Aşk Tesadüfleri Sever” filminin özel gösteriminde görmüştüm. Sonra da onu uzaktan takip etmeye başladım. O gece karşılaştığımızda yılların bir muhasebesini de yaptık karşılıklı.
Geçmişimde o kadar çok yazı var ki hatırlamadığım, muhatapları hatırlıyor ve yıllar geçse de beni o yazılarla yüzleştiriyor.
Yılmaz Erdoğan ve Belçim Bilgin evliliği hakkında da şu yorumu yapmıştım yıllar önce: Yılmaz Erdoğan’ın bu evlilikte asıl amacı Şeyh Sait’in soyundan çocuk yapmak. Göreceksiniz ilk iş çocuk da yapacaklar.
Aynen dediğim çıktı, ilk iş çocuk yaptılar.
O gece Belçim Bilgin “Peki yarın öbür gün boşandığımızda ne yazacaksın” diye sordu.
“Belki Şeyh Sait’in torunu olduğun için, sadece sırf bu yüzden seninle evlendiğini anlarsın ve o yüzden boşanmaya karar verirsin” dedim, güldüm. Sadece bir espriydi. Bir hafta sonra boşanma haberleri çıkmaya başladı.
Sebebi ben miyim, bilmiyorum. Şaka şaka... Tabii ki ben değilim.
Zaten o gece, hatta epey bir süredir, Belçim Bilgin ve Yılmaz Erdoğan’ın ayrı hayatlar sürdüğünü sezmek mümkündü. Evli kalsalar bile ayrı yerlere savrulmuşlar.
Mesela Bilgin durmaksızın Türkiye’nin kötü gidişatından, kaostan, Erdoğan’dan yakınıyordu. Recep Tayyip Erdoğan’dan, yanlış anlaşılmasın Yılmaz’dan değil.
Yılmaz Erdoğan ise bilindiği gibi RTE’nin en yakınlarından, hatta akil adamı.
Bilgin’in eleştirileri bir ara o kadar arttı ki, ben “E bunları bize değil eşine söyle” demek zorunda kaldım.
Tek mesele siyasi ayrılıklar değil. Ama bunun da etkisi yadsınamaz. Pek çok arkadaşlık bu yüzden bitti.
Bir de kariyer ayrılığı var.
Yılmaz Erdoğan’ın Oscar rüyasının bütün altyapısını Bilgin hazırlamıştı. Filmin Hollywood’daki bütün yükünü omuzlamış, tanıtımdan galaya her şeyle teker teker ilgilenmiş ve bir yere getirmişti filmi. Film uyduruktu, “Kelebeğin Rüyası”ndan bir şey olmadı. Ama Belçim Bilgin epey şey öğrendi Hollywood sistemiyle ilgili. Pek çok bağlantı kurdu, kendi ağını oluşturdu. Doğal olarak hedefleri de arttı.
Sadece Yılmaz Erdoğan için çalışmak, onun ‘eşi’ olarak anılmak, gölgesinde kalmak istemedi. Daha büyük amaçları var. Yapımcılık yapmak istiyor, hem de uluslararası alanda. Ayrıca epey eğitimli ve donanımlı bir genç kadın; Yılmaz Erdoğan’la sınıfsal farklılıkları da var ve bunların zamanla ilişkide sorun çıkarmaması mümkün değil.
Erdoğan çiftinin hedefleri yükseldi zaman içinde. İkisinin de odaklanacağı alanlar değişti. Sadece Yılmaz Erdoğan’ın başarısına yoğunlaşmak yetmedi.
Belçim Bilgin artık kendisi de var olmak istiyor. Hakkı da. İyi bir oyuncu. Çok güzel bir kadın. Yolu açık olsun.

İletişim: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @orayegin.