Çeşme plajlarında, ya da Türkiye’nin kıyı şeridinde şöyle kafanızı kaldırıp gençlere bakın, vücudunda mürekkep olmayan pek az kişi göreceksiniz. Dövme bir bağımlılık gibi, bütün yaptıranlar bilir ki vücuduna bir çizik attıran bir taneyle kalmıyor. Yine derler ki insan ilk dövmesini vücudunda göremeyeceği bir yere yaptırmalı, yoksa her gördüğünde nefret edebilir.Sünni İslam’ı dövmeyi reddediyor; Allah’ın yarattığı bedenin modifiye olmasına karşı dayanak Peygamber’in hadislerinden biri. Şii İslam’ı ise dövmeye karşı değil, hatta yüzyıllardır vücutlar kınayla mürek-
kepleniyor kimi Müslüman ülkelerde.
Başbakan Erdoğan‘ın dediği gibi dövme cilt kanseri yapar mı, tıp bu konuda kararını vermiş değil. Dövme mürekkeplerinde kanserojen madde bulunduğu doğru; özellikle siyah renkte. Ama insan bedeninin kanser olması için dövmede kullanılan mürekkep miktarından çok daha fazlası gerektiği de iddia ediliyor. Dünyanın önde gelen tıp uzmanları cilt kanseriyle dövme arasında kesinlikle hiçbir bağlantı olmadığında ısrarlı.
Kısacası “Dövme kanser yapar” abartılı bir şehir efsanesi şu aşamada. Bunu google’da okuyabilirdi Tayyip Erdoğan.
“Bizim inancımıza göre dövme haram” dese kimse itiraz edemezdi; oysa bilmediği bir alana girdi ve kanserden söz etti.
Ben bu bilinçaltıyla ilgiliyim işte.
Başbakan‘ın takıntılı olduğunu olmadık zamanlarda yaptığı çıkışlardan biliyoruz. Bu dövme çıkışının da altında geçmişten gelen bir takıntı olduğunu düşünüyorum.
Biliyor ki zaten inançlı Müslümanlar dövme yaptırmaz, dolayısıyla kanserden söz ederek ikna etmeye çalışıyor. Ama asıl takıntılı olduğu konu özellikle o futbolcunun kolundaki dövme değil, o futbolcunun kolundaki dövmenin ona çağrıştırdığı.
Yılmaz Özdil yazdığında olay olmuştu. İzmir’de Kemal Atatürk imzasını dövme olarak vücuduna çizdiren biri işyerinde gördüğü baskıdan dolayı sildirmek istemiş. Dövmeciler de buna itiraz edince ciddi bir kampanya başlamış ve herkese bedava Kemal Atatürk dövmesi yapılmaya başlanmıştı. Talep büyüdükçe dövmeciler yetişemez hale gelmiş, birkaç hafta sonraya randevu vermeye başlamışlardı.
Ben Başbakan’ın bilinçaltında ister istemez bu dövme fenomeninin yerleştiğini düşünüyorum. Sanki her dövme ona Atatürk‘ü çağrıştırıyor ve o alerji nüksediyor. Kanser vurgusu yapması da tesadüf değil, yine aynı bilinçaltının ürünü gibi geliyor.
Hatırlarsanız, yalan davalarla insanlar hapse atılırken iktidarın destekçileri sürekli Türkiye’nin bağırsaklarının temizlenmeye başladığını, eski rejimin de kanser olduğunu söyleyip dururlardı. Atatürk’ün sirozdan değil, kanserden öldüğünü bile iddia edilmişti.
Dahası, ne kadar isteseler de (TC’yi silmek gibi) yeni rejimin bekçileri Türkiye’nin Atatürk sevgisini ve bağını bir türlü yok edemediler. Edemedikleri gibi tepki olarak Atatürk daha da büyüdü, daha da sahiplenildi kıyılardaki genç kuşaklar tarafından. Tam ters tepti kısacası.
İşte Çeşme plajlarındaki gençler vücutlarında sadece grafik olarak şık duracak desenleri değil, Atatürk‘ün portresini ve imzasını da taşıyorlar.
Ankara’da bir adamsa onlara nefretle bakıyor
Tayyip Erdoğan bu haberi çok sevecek
Tutuklanacak gazeteci
Yaklaşık 10 sene önce New York Times muhabiri James Risen CIA‘in İran‘da ters giden operasyonuyla ilgili bir haber alıyor ve “State of War” kitabında yazıyor.
Beyaz Saray ve CIA bu bilginin sızdığını öğrendiğinde artık iş içten geçmiş, Risen‘ın kitabı çoktan matbaadan çıkmıştı. Beyaz Saray yayınevinden kitabın satışını durdurmasını istemiş, ama bu mesaj da CIA tarafından iletilmemişti.Amerikan devletiyle James Risen o günden beri çatışma halinde. Devlet, Risen‘dan haber kaynağını açıklamasını istiyor, muhabir de reddediyor. Bu uğurda ciddi bir köstebek avı da başladı, pek çok kişinin CIA‘le ilişiği kesildi. Risen köstebeğin kim olduğunu hiç söylemedi, hiç de söylemeye niyetli değil. Şimdi hapis tehlikesi yaşıyor. Artık Bush dönemi değil, dünyada basın özgülüğünün önemine vurgu yapan bir Beyaz Saray var. Mısır‘daki tutuklu Al Jazeera gazetecilerinin serbest bırakılmasını isteyen, Türkiye‘deki tutuklu gazeteciler için Ankara‘ya baskı yapan bir yönetim. Ama Obama kendi ülkesinde ikilem içinde. Amerika’da basın özgülüğü anayasal güvence altında ama federal soruşturmalarda gazetecinin kaynağını saklı tutmasına dair bir yasa yok. Bu durum da milli güvenlik konularında gazetecilerin elini ayağını bağlıyor. Risen‘a karşı soruşturmayı yürüten savcılar cezalandırılması için baskı yapıyor, öte yandan Beyaz Saray konuyu “özgürlükler ülkesi” imajına gölge düşürmeden halletmekten yana. Belki de bir afla...
En büyük düşman şeker
Çok tehlikeli bir kitap
Her şey bir otelde yediğim ıslak limonlu kekle başladı. O ana kadar yediğim en güzel limonlu kekti ve aynısını evde yapmak
istiyordum.Ama tatlı yapma tecrübem hiç mi hiç yoktu. Yemek yapmanın sanat, pasta yapmanın da bilim olduğunu kısa sürede anlayacaktım. Tereyağının oda sıcaklığında olmasının öneminden unun nasıl ölçülmesi gerektiğine kadar. İlk denemelerim birer rezaletti. Birkaç gram fazla malzeme bir keki mahvedebilirdi.
Giderek bu tutkum beni her cumartesi eve bağlamaya, reçetelerimi geliştirmeye mutfağa yatırım yapmaya sürükledi. KitchenAid‘siz bir hayat düşünemez oldum.
Bütün bunları ise bana sabırla, hiç sıkılmadan bir kişi öğretti: Cenk Sönmezsoy. Uzun yazışmalarımızda sıkılmadan tavsiyelerde bulundu. Türkiye‘de tutkusuna bu kadar bağlı bir başkasını görmedim. En ince detayına kadar bu kadar titizlenen bir mükem-
meliyetçi. Sönmezsoy epeydir Cafe Fernando adlı (artık ünü yurtdışına da yayılmış) Türkçe-İngilizce bir yemek blog’u yazıyor Birkaç yıldır da bir pasta kitabı üzerinde çalışıyordu ama detaycılığı yüzünden bir türlü bitmedi. Her tarif defalarca denendi. Bu arada ilk zamanlarda ben de birkaç tarifi önceden deneyip görüşlerimi bildirdim.
Cafe Fernando‘nun kitabı nihayet bitti. Fikir olarak ortaya çıktıktan dört sene sonra. Önceki gün posta kutumdan çıktı; öyle heyecanlandım ki. Tekrar Kitchen Aid alıp bu tarifleri yapmak istedim. Özellikle bir fıstıklı kurabiye var...
Cafe Fernando‘yu ilk heyecanla açıp hemen bir köşeye koydum. Biliyorum ki eğer okumaya devam edersem her şeyi bırakıp gerçek hayalim pastry chef‘liğine döneceğim.
Bir baş parmak ustası
Hayatın ta kendisi
Roger Ebert fotojenik değildi, belki bugün olsa ekrana çıkarmazlardı. Şişman, beyaz saçlı, kısa boylu bir adamdı. Ama rakip sinema eleştirmeni Gene Siskel‘la birlikte haftanın filmlerini değerlendirdikleri, hatta birbirleriyle siyasi tartışmaları andıracak kadar kapıştıkları bir sinema programı yaptılar ve Hollywood‘a hükmetmeye başladılar.
Geçen sene Ebert‘ı kaybettik. Ebert‘ın yazılarıyla büyümüş biri olarak bir yakınımı kaybetmişim gibi üzüldüm. Ömrünün son yıllarını hastanede geçirmişti, kanser yüzünden çenesi alınmış, yemek yiyemez, hiçbir şey içemez hale gelmişti. Sun-Times adlı mavi yakalıların okuduğu bir tabloid gazetede yazardı ve hep orada yazmaya devam etti. Zamanında Washington Post’un yayın yönetmeni Bed Bradlee transfer etmek için çok uğraşmış, “Bu saatten sonra yeni bir şehrin sokaklarını öğrenemem” diye reddetmiş. Chicago’yu hiç bırakmadı. Ölmeden önce “Life Itself” adlı anı kitabı çıkmıştı. Bu kitap şimdi belgesel oldu, ama ne yazık ki bir yaşamı değil bir ölümü anlatıyor. Yemek yemeyi, içkiyi bıraktığı 1979’a kadar içmeyi çok seven Ebert boynundaki bir tüpten beslenmeye başlamıştı. Ömrünü konuşarak kazanmasına rağmen konuşma kabiliyetini kaybetmişti. Onu hep boğazlı kazakla görmeye başlamıştı insanlar, gırtlağındaki deliği kapatmasına yardımcı oluyordu.Konuşamaması, yiyememesi Ebert’ı öldürmedi ama. Bütün bu yetilerini kaybettikten sonra İnternet’te kariyerini yeniden inşa etti. Durmaksızın yazmaya başladı. Sadece sinema üzerine değil, hemen her konuda tadına doyum olmayan denemler kaleme aldı. Mükemmel bir yazardı zaten, üniversite gazetesinde yazdığı yazılardan belli. Yemek yiyemediği halde yemek kitabı bile yazdı. İnternet çağında hastalığına, tedavilere, hayatının her anına okurlarını da tanık etti. Yıllardır neden daha büyük bir gazetede yazmadığını merak ederdim; kuşkusuz New York Times’ın eleştirmeni olacak kadar entelektüel derinliği vardı.
Ama sonuçta Amerika’da sinema tam bir mavi yakalı, orta sınıf eğlencesi. Taşrada daha büyük hafta sonu aktivitesi yok. Ebert da bu kitleye yalın bir anlatımla, sığlığa kaçmadan sinemayı okumayı öğretti. Ortalama izleyicinin kafasındaki tek soru “Bir filmi izleyelim mi izlemeyelim mi?”. Ebert baş parmağını havaya kaldırarak bu soruyu olumlu ya da aşağı indirerek olumsuz yanıtladı. Refah Partisi selamı gibi... Sinema yazarlığında o başparmaktan daha etkili bir devrim henüz yapılmadı. Birisi Ebert’a sinemanın ‘hayatın ta kendisi’ olduğunu söylemiş, kendi biyografisine de bu adı vermesinden daha doğal bir şey olamazdı. Ebert da hayatın ta kendisiydi.