Gazeteci olunmaz gazeteci doğulur.

Palavradır...

Öğrenmek isteyen az ya da çok öğrenir. Fakat ‘oldum artık’ demeye başlayan yanılır, öğrendiği ve olduğunu sandığı kısım işin cambazlığıdır!

Olduğunu iddia eden çoktur ama gazeteci olmak zordur.

Gazetecilik ahlaklı olmak ve ahlaklı kalmayı sürdürebilmektir. Günümüzün moda lafı var ya sürdürülebilirlik, işte o.

Doğmasalar da az sayıda insan gazeteci olarak ölür ama!

Şanslıyım, onlardan biri ile dost oldum.

Aynı gazetede, televizyonda, haber sitesinde bir gün bile birlikte çalışmasak da, bana ne annemin ne babamın seslenmediği gibi seslendi hep, Yücelciğim!

Ben ise ona her zamanki mesafe takıntımla Halil Abi dedim.

Muğlalı Halil Eğriboyun... Soy isminin aksine dosdoğru ve ahlaklı bir gazeteciydi. Araştırmacıydı, sorgulayandı, mesai içinde değil yaşamının her anında gazeteciydi. Hürriyet.com.tr’yi, Sözcu.com.tr’yi yaparken bedavaya çalışan fahri Ege Bölgesi temsilcim oldu. Bazen duyduğum bir haberi isterdim ama o ‘olmaz’ derdi. Ki olmaz diyebilen çok çok azdır, genellikle ‘tabi efendim’ denir bizim meslekte. Bu iş olmaz diyenler ise dokuz köyden kovulur!

Sonuna kadar Atatürkçü’ydü. O’nun taa 1927’de söylediği, ‘Gazeteciler gördüklerini, düşündüklerini, bildiklerini samimiyetle yazmalıdır’ sözünü kendisine ilke edinmişti. Önce muhabirdi ama köşe de yazdı kitap da.

Uzun süredir hastaydı. Beyninden başladı derdi, zor bir ameliyat geçirdi. Tam iyiye gidiyor derken başka şeyler çıktı. Mecali yoktu ama son telefon konuşmamızda, “Yücelciğim iyileşip ayağa bir kalkayım birikmiş haberlerim var, onları sana geçeceğim” demişti.

Halil Abimi kaybettim... Gazeteciydi, ahlaklı gazeteci!

***

Eli kulağında olduğu söylenen, 7.7 bile olabilir denilen deprem ihtimalinden çökmüş ekonomiye, adalet sistemimizden milyonları sarsan pahalılığa, milyon dolarların havalarda uçuştuğu üç kağıt işlerinden kulaklarına bilezik takan doktora, eşine kilo kilo külçe altın, kesmeyince lüks araba uçak alandan saçına eurodan bigudi yapana, bunu yapanların Dolmabahçe Sarayı’nda Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı ile el ele diz dize videoları çıkan memleketin başka hiçbir derdi yokmuş gibi televizyonlarda aylardır elde uzun çubuk Gazze anlatan uzmanları zorunlu mola verecek!

Çünkü dün Marmara Denizi’nde deprem oldu. 5.1 ve 4.5...

Üçbuçuk attık tabi.

Niye?

Çünkü güvenmiyoruz içine girdiğimiz binalara. Güvenmiyoruz idarecilere. Deprem vergileri topladılar, IBAN verip bağış topladılar. Ne oldu? Çaya çorbaya gitti. Bırak vergileri, bağışları deprem toplanma alanlarını bile ‘kupon arazi’ olarak sattılar!

1999 depreminden beri deprem uzmanları çırpınıyor dert anlatmak için. Başta mega köy İstanbul ve Türkiye’nin kalbi Marmara’nın çevresindeki yapılar depremden daha tehlikeli diye bas bas bağırıyorlar.

Ne yapıldı bugüne kadar? Hiç!

Üstelik 6 Şubat’ta yüzyılın depremi yaşandı. 10 ilimiz yerle bir oldu. 51 bin insanımız öldü, binlerce insan yaralandı. Hala kayıp olanlar, hala çadırda yaşamaya çalışanlar var!

Ne yapıldı? Yine hiç!

İşte bu yüzden ‘hiç bir şey yapılmadığını’ gayet iyi bildiğimiz için hafif sarsıntıda bile ödümüz koptu. Gazzecilerin elinden o çubukları deprem uzmanları alacak şimdi. Bir iki gün dilleri damaklarına yapışana kadar anlatıp, ‘acil önlem alın’ diyecek yine.

Sonra?

Sonra memleketteki her türlü kepazelik ve tek adam rejimi ile başımıza gelen şahaserleri devekuşu misali toz bulutu ile örttüğü sanılan Gazze konusuna, mal bulmuş mağribi gibi geri dönülecek.

Deprem molasında dinlenen Gazze uzmanları çubukları tekrar ele alacak ve gözümüze gözümüze tutarak füzelerin yıktığı yerleri gösterip ‘deprem gibi’ diyecek. Yandaşı mandaşi bütün televizyonlar Gazze’yi gösterme yarışındayken memleketin bir avuç çok kıymetli ailelesine ait gemiler İsrail’e her türlü malı ücreti karşılığında taşıyacak ama onları kimse göstermeyecek!

Ne zamana kadar?

Bilmem kaç atom bombasına eşdeğer ve de Richter ölçeğine göre şu kadar denilecek yeni bir depremle sarsılıp, imar barışı ile kurtulan çürük binaların altında kalana kadar...