Her şey insanlık için der geçeriz.
Bunu söylerken, binbir çeşit insanın var olduğunu da biliriz.
Yeryüzü bağrında kimleri barındırmadı ki?
Bu gün neyse insanoğlu, dün de oydu aslında.
Ahlaklısı da oldu... Ahlaksızı da...
Bilgeler yetişti binbir çeşit... Cehaletse hep galip geldi.
İnsanlığın bu hali birilerini rahatsız etti etmesine, fakat umursamayanlar çoğunluktaydı.
Üç beş kuruşa fikrini, zihnini, birikimini satanları da gördü dünya.
Her şeye rağmen şerefiyle yaşamayı düstur edenleri de.
Zulümle payidar olmaya çalışanlar, yaşayanlardan çok yerin altında yatıyorlar şimdi.
Hülasa onlara da kalmadı dünya; kimseye kalmayacağı gibi.
Saf taleple “hakikati”, “hikmeti” arayanlar çok olmasa da, “bilgi”nin kıymetini bilenler de az değil.
Dünyanın kendisine sunduğu tecrübelerden insanlık kesbedenlerin, yüzyıllar öncesinden tüm insanlığa dipdiri seslendiğine de tanık oldu yeryüzü...
Ancak “kulakları var işitmezler, gözleri var görmezler” ayetini bilseler de; kendini putlaştıran, bir değil onlarca saraya sığmayan “hep daha daha deyip” heva ve nefsinin kölesi olmuş sultanların, nasıl “kör ve sağır” olduklarını da gördü!
Onların destekçileri olan ve yaptıkları her şeye fetva bulmakta güçlük çekmeyen sözde âlimlerin rengine büründü dünya!
Kültür inşa etmek
Söz kadar, söz ve eylem birliği de önemli.
Aksi halde bu aklı küçümsemek olur.
Aklı küçümsememenin yolu da, bilgiyi inşa etmek ve eleştiri kültürünü oluşturmaktan geçer.
Müslümanlar tarihini bilmiyor, hatta umursamıyor.
İnanç ise ya şekle ya da elde kılıç düşman katletmeye, toprak almaya indirgenmiş.
Devlet olmak, tarih sahnesinde coğrafi bir satıh işgal etmenin yanı sıra, bilhassa kültür inşa etmekten, başka kültürleri de bünyeye dâhil edip, onları yeni bir harca katmaktan geçer.
Günümüz Müslümanlarının büyük çoğunluğunun menfi gözle baktığı Batı dünyasının yaptığı budur. Sadece fethetmek ya da sömürmek değil, gittikleri o yerleri incelemek, coğrafyasını, kültürünü, tarihini öğrenmek, hatta iklimini, faunasını, florasını çalışmak ve bunları tercüme yoluyla kültür mirasına dâhil etmek.
Bu gün pek çok İslami kaynak halen dilimize çevrilmemişken, Batı üniversiteleri bu kaynakların eksiksiz tercüme ve eleştirileri ile dolup taşmakta.
Tam da bu noktada, bir çalışmayı sizlerle paylaşayım. Enstitümüzün (UYAK) hocalarından (tovakuyak.org) Onur Özatağ’ın Türkçe’ye kazandırdığı Celalettin Suyuti’nin “Halifeler Tarihi” Ötüken Yayınevi’nden çıktı.
Suyuti’nin 1505 yılında Memlükler hâkimiyetindeki Mısır’da derlediği bu kitap, elitler üzerinden İslam tarihinin bir özeti sayılır.
İçeriğinde:
- Hz. Peygamber sonrası halifeler ve iktidar kavgaları
- Emeviler ve onları devirerek ortaya çıkan Abbasiler
- İç savaşlar
- İslam kültürünün Pers ve Bizans kültürü ile harmanlanarak yeni bir dünya medeniyetine evrilişi
- Yüksek saray kültüründen şiir örnekleri
- Hz. Ali ve Muaviye arasında geçen siyasi olaylar (fitne)
- Hilafetin (Muaviye-Yezid) “mülk” haline getirildiği süreç
- Haçlı ve Moğol zulmü
gibi konular var.
Müslümanların içine düştükleri problemleri doğru anlayabilmeleri için geçmiş olayları ve uzantılarını iyi bilmeleri gerekir. Bu da yetmez, bugün ne yapmalıyız sorusuna sağlıklı cevaplar aramak zorundalar.
Birleyerek oluşmak...
İnsanlık sorunlarıyla meşgul olan ve çözümü noktasında irfani geleneğimize dikkatleri çeken Enstitümüzün (UYAK) Bilim Kurulu Başkanı Felsefe Profesörü Kenan Gürsoy, “Birleyerek Oluşmak” (Aktif Düşünce yay.) kitabında, İslam düşüncesinin en temel kavramı “tevhit”le sesleniyor. Bu kavramdan hareketle; tasavvufun, felsefi açıklıkla ve kavram sistematizasyonuyla birlikte değerlendirilmesinin mümkün olabileceğini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Bilgi, aksiyon, varoluş ve etik arasında nasıl bir ilişkinin kurulabileceğini, bunun toplum hayatına yansımalarını yine “birlik” fikri üzerinden kurguluyor.
Mezhepçi radikal söylemlerin ve taassubun Müslümanları getirdiği yeri düşünürsek, felsefi zeminde yeniden anlaşılmayı bekleyen tasavvufi kültürümüz, Hocam Gürsoy’un da ifadesiyle, çokluktaki birliği görerek “bir bilmek, bir görmek, bir sevmek”tir.
“Bir”e ve “Bir”liğe inanmak, kendi inanç biçimini dayatmak değildir; bugün Alevilere yapılan zulüm gibi kendi üzerinden ötekini tanımlamak hiç değildir.
“Dindar nesil” yetiştireceğiz diye, fıkıhçı/şekilci/tekçi görüşü mutlaklaştırmak dindarlık olamaz; bunun adı olsa olsa dini-darlıktır.