1942’de doğdu.

1965’te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.

★★★

12 Mart 1971 dönemi...

“Orduya hakaret etmek” suçlamasıyla gözaltına alındı.

Bir yıla yakın Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldı.

Karar, Askeri Yargıtay tarafından bozuldu. 

★★★

Askerlik dönemine başladığında, bir yazısı nedeniyle yine yargılanıyordu. 

Yazısında, “Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa” türküsünde geçen, “Soldan sağa, sağdan sola, salla bayrağı düşman üstüne” dizelerinden alıntı yapmıştı. 

“Komünist düzenin getirilmesinde, bayrağın soldan sağa düşman üzerine sallanacağını belirtmektedir” iddiasıyla, savcı yazarın ceza almasını istiyordu.

★★★

Üniversite mezunu olduğundan, askerliğini “yedek subay (asteğmen)” olarak yapması gerekiyordu.

Ama, o artık “Sakıncalı”ydı.

Ve askerliği, “Sakıncalı Piyade Er” olarak yaptı.

★★★

Yıllar geçti...

13 Ocak 1993...

Harp Akademileri Komutanlığı’nda, Kurmay Subay adaylarına konferans verdi.

Onu “Sakıncalı Piyade” ilan eden ordu, itibarını teslim etmişti.

★★★

Adı: Uğur Mumcu...

Nam-ı diğer “Sakıncalı Piyade...”

Gazeteci, yazar, hukukçu, aydın...

Gerçek bir Atatürkçü, Kemalist...

 

★★★

“Sakıncalı Piyade” unutulmadı...

Milletin yüreğinde, solmayan kırmızı bir karanfil olarak kök saldı.

Onu yargılayanların ise, ne adı kaldı ne izi...

★★★

Ve geldik 2026 Türkiye’sine...

★★★

Hatay’da, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Ortaokul sonrası, maddi imkânsızlık nedeniyle yatılı okul arayışına girdi.

Kuleli Askerî Lisesi sınavını kazandı.

Kara Harp Okulu’ndan Teğmen olarak mezun oldu.

Zor olmasına rağmen piyade sınıfını seçti, çünkü Atatürk piyadeydi.

★★★

Kara Harp Akademisi’ni ikincilikle, Silahlı Kuvvetler Akademisi’ni birincilikle bitirdi.

★★★

Hakkari’de yüzbaşı rütbesiyle görev yaparken...

PKK terör örgütü eylemleri zirvedeydi, günde 20-25 şehidin verildiği günlerdi.

★★★

Kışlada şehit yıkama yerindeki bacanın, bazen 24 saat tüttüğü günler sol yanında kor izi bıraktı.

Ölümün sessizce, ama durmaksızın nöbet tuttuğu yerdi.

Operasyona giden askerlerin gözlerindeki “Gidip de dönmemek var” bakışı, yüreği dağlayan bir oktu.

Operasyonda, çığ altında kalan şehit bir askerin anne ve babasının, Hakkâri’ye kışlaya kadar gelmesi...

Ve oğullarının cenazesini alıncaya kadar, günlerce kışladaki metanetli bekleyişleri yüreğinde derin bir iz bıraktı.

★★★

Hakkari’deyken, ilkokula giden iki oğlu vardı.

İki yıl boyunca, onları okul önlükleriyle sadece bir kez görebildi.

Gece, teröristlerin lojmanlara saldırı eyleminde, çatışma öncesi küçük çocuklarını komşu eve bırakırken, yüzlerindeki korku yüreğine bir mızrak gibi saplandı.

★★★

Hakkâri Tugay Komutanı Osman Pamukoğlu, “Unutulanlar Dışında Bir Şey Yok” adlı kitabında onun için şunu yazmıştı:

“Bu subay da ne zaman uyur ne zaman yemek yer, hiç görmemiştim. 24 saatte her yerde hazırdı...”

Bu sözler, o subay için bir madalyaydı.

Kutsal bir madalya...

★★★

Dengeyi sağlayamadı, kışlası ve görevi hep birinci öncelikliydi, ailesi ikinci.

Ailesine özür borçludur bu yüzden...

★★★

Devlet, onu yurt dışında, Birleşmiş Milletler’de, NATO karargahında görevlendirdi.

Devletine ve ordusuna hep minnettar kaldı.

★★★

Ve sonra...

Kumpas davaları...

2011’de tuğgeneral rütbesiyle emekli edildi.

Ve sonrası malum...

Rütbesi yükseltilenlerin büyük bölümü, 15 Temmuz hain darbe girişiminde yer aldı.

★★★

Emekli edildikten sonra, geçmişle arasına bir duvar ördü.

Tarih dalında doktora yaptı.

13 kitap yazdı.

Yurt içinde ve dışında çok sayıda konferanslar verdi.

★★★

Hataylı olmakla övünürdü.

Verdiği yüzlerce konferansta hep şunu söylerdi, gözleri dolarak:

“Atatürk’ü siz bir seviyorsanız, ben on severim. Çünkü ben Hataylıyım. Atatürk, Hatay’ı vatana katmasaydı, bugün terör örgütlerinin cirit attığı Suriye’nin bir parçası olacaktı. Yoksul bir ailenin çocuğu olan beni, Atatürk’ün Cumhuriyet’i general yaptı. O olmasaydı, bugün aranızda olamazdım.”

★★★

Anlayacağınız, Atatürk sevdalısı bir Anadolu evladı.

Kurum olarak TSK’yı hep savunan, Atatürk ve Türkiye penceresinden bakan...

Onun için Askerlik Andı; vatana, millete, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e bağlılık sözleşmesidir ve ömür boyu sürecek bir anlaşmadır.

★★★

Aralık 2025...

Telefonu çaldı.

Geçmişte birlikte çalıştığı ve saygı duyduğu, emekli bir komutanı arıyordu.

“Atatürk, Cumhuriyet ve Lozan” konusunda, konuşmacı olarak davet ediyordu.

Yer, Fenerbahçe Orduevi.

Dinleyiciler, 1974 Kara Harp Okulu mezunu emekli subaylardı.

Reddetmek olmazdı, silah arkadaşlığı ve komutanlık hakkı vardı.

Askeri terbiye gereği, hemen kabul etti.

★★★

Orduevi’ne uzun süredir gitmemişti, hele teğmenlerin ihraç edilişinden sonra...

Konferans sunumunu hazırladı, prova yaptı...

★★★

8 Ocak 2026...

1.5 saatlik yolculuğun ardından, Orduevi giriş nizamiyesindeydi.

Görevliye askeri kimliğini uzattı.

“Askeri tesislere giremez” uyarısı...

Neden?

Bilinmiyor...

Ceza tebliğ edilmemiş.

Karar ne zaman, kim tarafından alınmış...

Bilen yok.

Velhasıl...

Günlerdir konferans için hazırlık yapanların da emeği boşa gitmişti.

★★★

Bu subayı merak ediyorsunuz?..

Okuduğunuz satırları kaleme alan...

Meşhur “KEMALYERİ” kitabının yazarı.

Yani, ben...

★★★

Devlete, orduya hiç kırılmadım, küsmedim...

Üzüntüm bambaşka bir yerde...

Askerler için devre arkadaşlığı, kardeşlikten de öte bir silah arkadaşlığı değil miydi?

Ve en azından, bu yasağın bir yolla bildirilmesi gerekmez miydi?

★★★

“Giriş yasağı” madalyası...

Onurun sessiz nişanesi...

★★★

Ve ben, bu “madalya” ile...

Bir rütbe daha aldım...

Hep “Bandırma Vapuru”nda...

Terhis olmak istemeyen Mustafa Kemal’in askeriyim.

İdama mahkûm edildiğinde, 39 yaşında olan o genç kahramanın tükenmeyen umudunu taşıyarak...

★★★

Büyük İskender’e atfedilen bir söz vardır:

“Öldüğümde ellerim tabuttan dışarıda kalsın ki, öbür dünyaya hiçbir şey götürmediğim görülsün...”

★★★

Ve an gelir...

Ben ağlarım...

Sol yanımda, onurun sessiz nişanesi madalya...

“Hafif acılar konuşabilir, ama derin acılar dilsizdir...”, der Seneca...