Teknolojinin yeşil sahayı bir uzay üssüne çevirdiği günlerdeyiz. Topun içinde çip var, sahadaki her çim tanesini 4K ekranda izliyoruz.Hakemin görüşünden pozisyon tekrarını, ofsayt çizgisinin milimetrik hesabını ekrandan saniye saniye takip edebiliyoruz.Görüntü çağ atladı ama spiker odalarından yükselen vizyon, amatör kümenin de altına kaldı.Şu günlerde devam eden Dünya Kupası’nda, TRT’de yaşanan o son spiker krizini herhalde evlerinde izleyen herkes aynı soruyu sordu.Yahu, koskoca bir Dünya Kupası spikeri, canlı yayında tam 4 dakika sahadaki takımları nasıl karıştırabilir? Hani bir anlık dil sürçmesi dersiniz anlarım, isimleri karıştırdı dersiniz hoş görürsünüz ama sahada kimin kim olduğunu, formaların rengini, takımların yönünü 4 dakika boyunca idrak edemeyen bir anlatım felaketine şahit olduk.* * * Peki, elin adamı bu işi nasıl yapıyor?Şöyle bir arkamızı yaslanıp BBC Premier Lig ekolünün mutfağına baktığımızda, karşımıza çıkan, askeri disiplini aratmayan bir eleme robotudur.BBC’nin spor yayıncılığı yetiştirme programlarının kapısından içeri girmek, öyle her futbolu seven, sesi biraz gür çıkanın harcı değildir. Kurumun resmi verilerine göre, her yıl bu erken kariyer ve akademi programlarına 40 binden fazla aday başvuruyor; ancak tüm branşlar dahil sadece 250 ila 290 kişi içeri kabul ediliyor.Amiral gemisi sayılan spor ve gazetecilik uzmanlık sınıflarında ise bu sayı dönemlik 15-20 kişiye kadar düşüyor. Yani genel olarak yüzde 0.7’lik acımasız bir kabul oranından bahsediyoruz. Bu ne demek biliyor musunuz? İngiltere’de BBC mikrofonunu kapabilmek, kabul oranı yüzde 3.4 olan dünya devi Harvard Üniversitesi’ne girmekten bile 5 kat daha zor.İşte o kapıdan içeri sızmayı başaran o azınlığı ise bir ödül değil, dil laboratuvarlarında birer komando eğitimi bekliyor. Bizim ekranlarımızda spikerlerin ve yorumcuların dillerine pelesenk olan, o asalak kelimeler “Filler Words” var ya... ‘Açıkçası’, ‘Affetmedi’, ‘Klasını konuşturdu’, ‘Adeta’, ‘Müthiş’, ‘Tam da’, ‘Çok net’, ‘Bir bakıyorsunuz...’ İşte BBC Academy’nin o soğuk odalarında bu kelimeleri kullanmak mesleki bir cinayet, bir dil kirliliği sayılıyor.BBC Academy’nin kıdemli spikerler ve dil koçlarından oluşan denetim kurulu, adayların deneme anlatımlarını en ince ayrıntısına kadar dinliyor.Konuşmadaki tüm parazit sesler, ritim bozuklukları ve gereksiz detone çığlıklar tek tek raporlanıyor. Eğer aday, sahayı kelimelerle boğmadan akıcı bir şekilde anlatmayı başaramazsa, o mikrofonu canlı yayında eline alması hayal oluyor. Anlatım pürüzsüz ve berrak olana kadar süren bu insan süzgeci, elin adamının mesleğe duyduğu saygının en net göstergesidir.* * * Hatta BBC’nin ürettiği bir metod daha var. ‘Just a Minute’ (Bir Dakika) kuralları. Bugün dünya çapında bir medya ve topluluk önünde konuşma egzersizi olarak kullanılan bu yöntemde aday, mikrofonun önüne oturtuluyor. Tam 60 saniye boyunca hiç duraksamadan, tek bir asalak kelime kullanmadan ve bir tek kelimeyi bile tekrar etmeden akıcı şekilde konuşması isteniyor. Ağzınızdan yanlışlıkla tek bir ‘şey’ veya ‘yani’ çıktığı an kurallar ihlal ediliyor, egzersiz duruyor ve kendinizi yine yolun başında buluyorsunuz.BBC standartlarında kıdemli bir spikerin bile 15 dakikalık kesintisiz yayında 1’den çok “asalak kelime” kullanma lüksü yoktur; aşarsa kendini yeniden dil koçlarının odasında bulur.* * * Üstelik canlı yayında spikerin işi sahayı anlatmakla bitmez. Bir yandan oyunu takip eder, bir yandan kulaklıktan gelen yönetmen uyarılarını, grafik bilgisini, süre bilgisini ve yayın akışını duyar. Bunları alırken cümleyi dağıtmamak, spikerliğin asıl sınavlarından biridir. Kulaktan gelen emri alırken sahayı anlatmayı bırakan, tekleme yapan ya da cümlesini yarım bırakan adamı Premier Lig’in yanına bile yaklaştırmazlar. Mikrofonun canlı yayına bağlanabilmesi için “Off-Tube” denilen o karanlık odalarda geçmiş maçların kayıtları üzerine en az 200 saat hayalet anlatım simülasyonu yapıp rüştünü ispat etmen gerekir. O kayıtlarda “Gol olduğunda stadyumun o muazzam uğultusunu öne çıkarmak için neden 4 saniye geç sustun?” sorusunun hesabını editörlere vermek zorundasın.* * *Dünyaca ünlü İngiliz spikerlerin, mesela o efsane Nick Barnes’ın maç önü hazırlık ritüellerini görseniz, bunun bir spor hazırlığı değil, bir Rönesans dönemi mimari harita çizimi olduğunu sanırsınız. Adam maçtan önce tam 10 saatini harcayarak, tamamen kendi el yazısıyla rengarenk kalemlerle kartonlara “Commentary Chart” dedikleri o meşhur tabloları çiziyor. İki takımın tüm şeceresini, oyuncuların geçmişini, sakatlıklarını, attıkları gollerin dakikalarını renk kodlarıyla oraya işliyor.Bu bilgilerin yüzde 95’ini de maçta söylemiyor. Ne diyor biliyor musunuz?“Oyunun başrolü sahadaki futbolculardır, benim arşivim değil. O bilgi orada bir güvenlik battaniyesi gibi durur; eğer maçta o 10 saatlik emeğe değecek olağanüstü bir kırılma anı yaşanırsa, sadece o 3 saniyelik doğru anda izleyiciye fırlatmak için saklarım. Fazlası seyirciye saygısızlıktır.”* * * BBC, ITV veya Sky gibi kurumların Dünya Kupası kadrosuna baktığınızda, birinci derece maçları anlatan spikerin yaş ortalaması 45-55 yaş arası veya üstüdür.Nabzını kontrol etmeyi öğrenmiş, tecrübeli kır saçlılardır onlar.Önce yıllarca yerel radyolarda yağmur çamur altında alt lig maçlarını anlatıp pişecek, sonra 3 dakikalık özet seslendirmelerine geçecek, çeyrek asır sonra ancak Dünya Kupası piramidinin tepesine çıkabileceksiniz. En dahi olanı bile o birinci koltuğa oturmak için tam 12 yıl sırada bekler.Bizde ise mikrofon; bağırma katsayısı en yüksek olanın, Türkçe’nin o güzelim melodisini en çok bozanın elinde kalıyor.Topun içinde çip var. Ama mikrofonda hâlâ pusula yok.