İnsan, kendisini çoğu zaman küçük sanır. Günlük işlerin, geçim kaygısının, hastalık korkusunun, aile sorumluluklarının, yorgunlukların, bekleyişlerin, kırgınlıkların arasında kendi içindeki büyüklüğü unutur. Oysa insan, yalnız çalışan, yiyen, uyuyan, konuşan, kazanan, kaybeden bir varlık değildir, insan; düşünen, seven, özleyen, acı çeken, direnen, öğrenen ve karanlığın içinden ışık arayan bir varlıktır. Kaybeder, ama kaybın içinden anlam çıkarabilir. Yaşam, bize en büyük derslerini çoğu zaman sessizce verir. Sağlık varken bedenin değerini bilmeyiz. Elimiz tutarken elin, gözümüz görürken gözün, nefesimiz rahatken nefesin anlamını düşünmeyiz. Bir gün küçük bir ağrı, bütün varlığımızı değiştirir. Bir organımızın sessiz çalışması bozulunca, beden dediğimiz mucizenin ne kadar büyük bir düzen olduğunu anlarız. Sevgi de böyledir. Bir anne yanımızdayken anneliğin büyüklüğünü, bir dost her zaman arandığında dostluğun derinliğini, bir ev akşamları ışık verdiğinde evin güvenini gereğince kavramayız. Kayıp gelince, anlam gelir. Ayrılık gelince, bağın değeri anlaşılır. Ölüm yaklaşınca, yaşamın içindeki her küçük şey aydınlanır: bir bardak çay, bir çocuk sesi, bir pencere önü, eski bir mektup, bir el yazısı, bir bakış, bir “nasılsın?” sorusu. İnsan, ne acı ki, bazen ancak eksilince tamamlanır. Ama acı yalnız karanlık değildir. Acı, insanı sertleştirebilir; fakat derinleştirebilir de. İnsanın içindeki gizli odaları açar. Daha önce duymadığı sesleri duyurur. Başkasının derdine kapalı olan yürek, kendi sarsıntısından sonra daha geniş bir insanlık alanına açılabilir. Kendi gözyaşını bilen, başkasının gözyaşını daha iyi tanır. Kendi çaresizliğini yaşayan, başkasının çaresizliğine daha az hükmeder. Eğer karanlıktan ışığa yürütüyorsa, yaşamın ağır ama soylu dersidir. Yaşam bir okuldur. Bunun diploması yoktur; fakat sınavı çoktur. Çocukluk ilk derstir. Aile ilk sınıftır. Sokak ilk toplumdur. Dostluk ilk güven sınavıdır. İş, emek sınavıdır. Hastalık sabır sınavıdır. Kayıp, sevgi sınavıdır. Yoksulluk dayanma sınavıdır. Varlık ise çoğu kez daha zor bir sınavdır; çünkü insan yoksullukta eksildiğini bilir, varlıkta çoğu zaman kendini kaybeder. Zenginlik, insanı büyütmez; ancak nasıl kullanıldığı insanı gösterir. Makam, insanı yüceltmez; ancak makamdaki davranış insanın değerini belli eder. Bilgi, insanı aydınlatmaz; eğer kibir doğuruyorsa, yalnız parlak bir karanlık üretir. Güç, insanı üstün kılmaz; eğer güçsüzü eziyorsa, sahibini küçültür. Yaşamın okulu, herkesi aynı sıraya oturtur; yoksulu da, zengini de, güçlüyü de, sıradan insanı da. Bu okulda en büyük ders şudur: İnsan, başkasına nasıl davrandığı kadar insandır. Bir insanın gerçek değeri, iyi günündeki neşesinde değil, kötü günündeki duruşunda anlaşılır. Başarı sırasında alçakgönüllü kalabiliyor mu? Kayıp sırasında insanlıktan çıkmıyor mu? Haksızlığa uğradığında kendisi haksız olmamayı başarabiliyor mu? Güç eline geçtiğinde geçmişte kendisine yapılanı başkasına yapmaktan sakınıyor mu? Öfkesini hukukla, kırgınlığını vicdanla, acısını iyilikle sınırlayabiliyor mu? İşte olgunluk burada başlar. Emek de bu büyük okulun temel dersidir, insan çalışarak yalnız geçimini sağlamaz; kendini kurar. Emeği küçümseyen, insanı küçümser.