Reklamsız Sözcü
SONER YALÇIN

Başörtülü lezbiyen

26 Ocak 2018

İki Polonyalı entelektüel:
Sosyolog Zygmunt Bau­man (d. 1925)…
Teolog Stanislaw Obi­rek (d. 1956)…
Kendi kişisel tarihlerinden yola çıkarak;
İyiyi ve kötüyü nasıl tanımladığımız,
Seçimlerimizin sorum­luluğunu nasıl yaşadığımız ve yüzleştiğimiz,
– İnsan haysiyetini/saygınlı­ğını hangi değerleri gözeterek açıkladığımız,
Vicdan gibi mesele­lerde pusulamızı hangi yöne çevirdiğimiz,
Gibi onlarca soru çerçeve­sinde yaptıkları nehir söyle­şisi kitap olarak bu ay çıktı:
“Dünyaya ve Kendimize Dair.” (Umberto Eco ve Kar­dinal Martini arasındaki “İnanç ya da İnançsızlık” eseri gibi bu da keyifli bir sohbet kitabı.)
30 yıl Cizvit tarikatı içinde bulunan teolog Obirek “ma­sumiyet-mahcubiyet” konusu­nu İncil üzerinden şu örnekle anlatıyor:
“Adem ve Havva'nın garip davranışından kaygılanan Tanrı, Adem'e döner ve ona yasak ağacın meyvesinden yiyip yemediğini sorar. Adem bunun yaşandığını itiraf eder ama aynı zamanda da suçu hayat arkadaşının üze­rine atar.
Havva'nın da bir açıklama­sı vardır:
‘Ve Adem dedi ki: Önüme koyduğun Kadın bana ağaçtan meyve verdi ve ben o meyveyi yedim.
Ve ebedi Tanrı, kadına dedi ki: Ne yaptın sen?
Ve kadın dedi ki: Yılan baş­tan çıkardı beni!'
Bu diyalog muhakkak sorumluluktan kaçmaya dair bir kayıt; bizlerin bugünler­de aşina olduğumuz, suçu başkasına yıkma hikayesi­dir. ‘Ben değildim beni Havva baştan çıkardı!' Aslında suçlu olan, baştan çıkarıcı kadın Havva'nın varlığıyla Adem'i mutsuz kılmış olan Tanrı'dır. Havva sorumluluğu kabul etmez ve yılanı -Tanrı'nın yarattığı bir başka canlıyı- suç­lar. Ve her şey başlangıcına döner: Bizler, bizi nasıl yarattıysan öyleyiz!”
Oysa…
Kadın “ilk ısırığın­dan” beri her fırsatta suçlu bulunup zulme uğramaktadır!
Örneğin, lezbiyenlik “yasak meyve” midir?

Bumerang'ın aşkı

Ahmet Koyuncu…
Bir hekim. Uzmanlık ala­nı psikiyatri.
Fobi gibi konularda altı bilimsel eseri var.
Aynı zamanda “bume­rang'ın aşkı” adlı ro­man yazdı.
Romanı bir çırpıda okudum. Etkisinden kurtulamadım. Çünkü…
Üzerinde hiç düşünmedi­ğim bambaşka bir kadın sorunuyla karşılaşıver­dim: Başörtülü lezbiyenler!
“Bizim Mahalle”de tanı­dığım hatta bebek sahibi olan lezbiyen arkadaşlarım var. Ancak “Komşu Mahal­le”deki lezbiyen konusu hiç aklıma gelmedi. Ahmet Koyuncu'nun romanından öğrendim. Roman her ne kadar kurgu olsa da gerçek­lere dayanıyordu. Şöyle diyor kitaba yazdığı önsözde:
“Mesleki yaşantım boyun­ca elli kadar lezbiyen danı­şanım oldu. (…) Bu kadınların önemli bir kısmı evli idi ve çocukları vardı. Kendilerini suçlu, hatta sapık hissedi­yorlardı. Oysa cinsel yö­nelim sapıklık ya da hastalık değildi. Bunu söylesek bile, inançları nedeniyle kabul etmeleri mümkün değildi. Bu danışanların üçte birinden fazlası ise başörtüsü kul­lanan muhafazakar değerlere göre yaşayan kadınlardı. Cinsel dürtüleri ile inançları arasında sıkışıp kalmışlardı. Korkunç acı çekiyorlardı…”
Evet, başörtüsünü yıllardır konuşuyoruz. Ama başörtülü kadınların yaşadığı cinsel baskı gibi pek çok sorunu dile getirmiyoruz. Tıpkı hami­le bırakılan kız çocukla­rı meselesinin üstünün kapa­tılması gibi. Sorunlarımızla boy ölçüşme cesaretimiz yok. Bu sebeple
Yalnızlaştırılan kadınları­mız-kızlarımız yaşadıkları ağır baskıların altından kalkamıyor, ölümü seçenek sanıyor.
Tıpkı Sinem gibi…

Bir “öteki” gerçeği

Ahmet Koyuncu romanın­da başörtülü Sinem'in yaşadığı acıları ve çaresizliği anlatıyor.
Lezbiyenlik, Sinem'in seçimi değildi kuşkusuz. Ama o, suç­luluk duyduğu eşcinsel dürtüsü­nü yenmek için çok mücadele verdi.
Dine yöneldi: Başörtüsü giydi. Namaza başladı. Bir ta­rikatın ev toplantılarına katıldı. Her gece Allah'a yalvardı…
Evlendi. Çocuk sahibi oldu…
Komşu kızı Ayşegül ile ya­şadığı gizli cinsel ilişki­si kocası Emrah tarafından öğrenilince hap içerek intihar etti. Kurtarıldı…
“Nazar” denildi; evde büyü arandı.
Mahalle değiştirildi.
Psikiyatriste gidildi. Dok­torun “eşcinselik hastalık değildir” demesi eşi Emrah'ı öfkelendirdi. “Kutsal kitabı­mızın lanetlediği nasıl hastalık olmaz” dedi. Bir daha psikiyat­riste gidilmedi…
Çok geçmedi:
Sinem içine düştüğü suçlu­luk girdabından kurtulamadı. Tüm yaşadıklarından kendini sorumlu tuttu. Ve…
2011 yılının soğuk bir mart günü evlerinin balko­nundan ölüme atladı! Daha yirmili yaşlarındaydı…
Psikiyatrist Ahmet Koyuncu diyor ki:
“Bu kitap homofobi ile mü­cadele için yazılmış, gerçek­leri anlatan hayat öyküsüdür. Bu kitabı Anadolu'nun köyle­rinde ve varoşlarda eşcinsel dürtülerini gizlice yaşayan, içine gömmeye çalışan, ken­dini heteroseksüel hayata zorlayan ve acı çeken yüz binlerce kadına adıyorum.”
Sinem'e çok üzüldüm. Bu sebeple “bumerang'ın aşkı” romanından hemen sonra parçalanmış ha­yatlar üzerine sohbet eden sosyolog Bauman – teolog Obirek'in”Dünyaya ve Ken­dimize Dair” adlı kitabına sarıldım…
Hayatı ve inancı arasına sıkı­şıp kalanlara tavsiye ederim.

Soner Yalçın
SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp more