Bir zamanlar Türkiye…

Facebook'ta benden bahseden ilginç bir yazı okudum.

Yazan Bahri Kayaoğlu idi…

Bahri, eski yıllarda beraber çalıştığım gözü pek gazeteci arkadaşlarımdan biridir.

Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığım Meydan Gazetesi'nde, Haberler Müdürü rahmetli Behiç Kılıç'ın ekibinden olan Bahri Kayaoğlu, Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın korumalarının kendisini elbiseleri ve kamerasıyla birlikte nasıl havuza attıklarını anlatıyor.

O olaydan sonra Meydan Gazetesi'nde olayı protesto ederek “Cumhurbaşkanı Özal'ı ayılar koruyor!” manşetini atmışım… Bunu Bahri'nin yazısını okuyunca hatırladım.

O zaman yer yerinden oynamış, Cumhurbaşkanı Turgut Özal telefonla arayarak üzüntülerini bildirmişti.

Özal, Demirel ve Ecevit'lerin zamanında ülkede demokrasi, hoşgörü ve basın özgürlüğü vardı…

Bahri Kayaoğlu'nun Facebook'ta yayınladığı ilginç anısını (özetle) okuyalım:

★★★

Yıl 1992…

O dönemde 600 bini aşkın tirajı olan Meydan Gazetesi'nde muhabirdim.

Rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın İstanbul'daki programını takip etmekle görevliydim.

15 Ekim 1992 günü Cumhurbaşkanı Turgut Özal, İstanbul Harbiye Orduevi'nde kalıyor. Gündüzü boş görünüyor ama akşam programında sanatçı rahmetli Kayahan ve Lale Yılmaz'ın Çırağan Sarayı'nda yapılacak düğünlerinde nikâh şahitliği yapacağı bilgisi var.

★★★

Gazetenin tahsis ettiği şoförlü araçla sabah erkenden Harbiye Orduevi önünde beklemeye başlıyorum. Ajanslar ve diğer büyük gazetelerin muhabirleri de yerini almış durumdalar.

Hepimiz arabalarımızı sürüp, ralli yarışına çıkacak pozisyonda hazır bekliyoruz.

“Oto rallisi” deyip abarttığımı düşünmeyin. Siyasi liderleri, takipte gazetelerin ulaştırma servisleri en acar şoförlerini görevlendirirler. Konvoydan kopmadan varış yerine birlikte gitmek çok önemli.

O dönemde Cumhurbaşkanı Özal'ı takipte ajans ve gazetelerin görevli şoförleri, ralliye katılan sürücüleri ‘beşe katlardı' desem teridir.

Hakkını yemeyeyim, en iyi şoför de Meydan Gazetesi'nindi…

★★★

“En iyi şoför” demem boşuna değil, bakın başıma ne iş açtı?

Cumhurbaşkanı Özal'ın çıkış yapmasıyla birlikte koruma araçlarının arasına daldı ve Çırağan Sarayı'na neredeyse birlikte girdik.

El ele tutuşan Özal çifti ile birlikte ana kapıdan giriş yapan ilk gazeteci ben oldum.

İşte, ne geldiyse başıma bundan sonra geldi!

★★★

Sarayın geniş holünde, arkasındaki kalabalık grupla yürüyen Özal çifti aniden durdu.

Rahmetli Turgut Özal, eşi Semra Hanım'ın önünde (hani evlilik tekliflerinde diz çöküp sevgiliye dönülür ya, o pozisyonu aynen gözünüzün önüne getirin) eğilip ayakkabısının bağını gevşeterek yeniden bağlamaya başladı. Müthiş bir resim… Yılın ödül alacak fotoğrafı!

Aradan fırladığım gibi en ön tarafa geçtim.

Deklanşöre iki defa bastığımı net hatırlıyorum. Gerisini şöyle hatırlıyorum:

İzbandut gibi üç ya da dört adam, kollarının arasında beni havaya kaldırıyor, biraz da uçarcasına havuzun buz gibi suyunun içine atılışım bir oluyor…

★★★

Bilenler bilir, Çırağan Sarayı'nın otel bölümünün hol girişinde geniş bir havuz var. Derinliği 1 metre kadardır ve içi suyla doludur. (Hâlâ var mı, bilmiyorum)

İşte bu izbandut arkadaşlar, deklanşöre basar basmaz yetişip beni kaldırdıkları gibi bu havuzun soğuk suyuna attılar.

Elimde hâlâ fotoğraf makinem, üstümde takım elbisem ile havuzun içindeki suyun dibinden başımı kaldırdığımda rahmetli Özal'ı, Semra Hanım'ın elinden tutmuş, hınzırca bir gülüşle yukarıdan bana bakarken görüyorum.

Sonra, arkasındaki kalabalık grupla gidiyor!

★★★

Yetişen gazeteci arkadaşların yardımıyla havuzdan çıkıyorum. Baştan aşağıya sırılsıklamım.

O halime aldırmadan gazeteci refleksiyle makinenin içindeki filmi, kurtarmaya çalışıyorum ama… Nafile…

Canon marka fotoğraf makinesinin kapağını açtığımda içine dolan sular dışarı boşalıyor.

Başıma üşüşen gazeteci arkadaşlara “Olay anını çeken var mı?” diye yalvaran gözlerle bakıp soruyorum. İyi haber Cumhuriyet muhabirinden geliyor. Birkaç kare çekmiş.

Diğer gazeteci arkadaşlar da havuzdan çıkarılışımı çekebildikleri kadar çekmişler…

Birer kopya verecekleri sözünü alıyor, “oh” diye rahatlıyorum. Elde epey malzeme var yani!

★★★

Olay anının sıcaklığı geçince gazeteci arkadaşlar, nikâhın kıyıldığı Çırağan Sarayı'nın iskelesine bağlı olan tekneye gidip protesto amacıyla fotoğraf makinelerini Cumhurbaşkanı Özal'ın önüne bırakıyor, o gece düğünden fotoğraf çekmiyorlar.

Müthiş bir dayanışma örneği… 

Artık günümüz gazeteciliğinde böyle bir dayanışma göremezsiniz.

★★★

Meydan Gazetesi'nin o dönemde Genel Yayın Yönetmeni Rahmi Turan, haber müdürümüz de rahmetli Behiç Kılıç idi.

Olayı duyar duymaz beni geri çağırdılar.

Gazete binasına vardığımda, başta Rahmi Turan olmak üzere Behiç Kılıç'ı. sayfa yönetmeni ve editörleri gazetenin 1'inci sayfasının başında gördüm.

Manşete büyük puntolarla şu başlık atılmıştı:

“CUMHURBAŞKANI ÖZAL'I AYILAR KORUYOR”

Meydan Gazetesi'nin birinci sayfası fotoğraflarla birlikte tamamen bu olaya ayırıldı ve tüm Türkiye'ye dağıtıldı.

★★★

Ertesi gün başta dönemim Başbakanı rahmetli Süleyman Demirel olmak üzere, siyasi parti liderleri, meslek kuruluşları, baro başkanları ve çok sayıda hukukçu olayı kınayan mesajlar yayınladılar.

Haberi tüm gazeteler yayınlayarak bize destek oldular. En büyük dayanışma ise Ankaralı gazetecilerden geldi.

★★★

Rahmetli Cumhurbaşkanı Özal, Genel Yayın Yönetmenimiz Rahmi Turan'ı arayarak üzüntülerini bildiriyor ve bana yeni bir fotoğraf makinesi almayı teklif ediyor.

Rahmi Bey bu teklifi anında geri çeviriyor.

Aynı gün beni çağırıp Sirkeci'de fotoğraf makineleri satan Yalçınlar Şirketi'ne gönderiyor.

O dönemde gazetecilik yapan tüm arkadaşların sahip olmayı hayal ettikleri Nikon F3 fotoğraf makinesi ekipmanına böylece sahip oldum. Parası gazete tarafından ödendi.

DİP NOT:

Sadece merakımdan soruyorum.

Böyle bir olay şimdi olsa gazetesine “Cumhurbaşkanı'nı ayılar koruyor” manşetini atan genel yayın müdürü çıkar mı? Ya da kaç genel yayın müdürü buna cesaret edebilir?

TEBESSÜM

Öbür dünyada tenis oynanır mı?

Öbür dünyada tenis oynanır mı?

Babacan bir adam olan bir caminin imamı, mahalle halkının dertlerini dinler, onlara tavsiyelerde bulunurmuş…

Bir zenginin oğlu gelmiş:

“İmam efendi, ben tenise çok meraklıyım. Acaba ölürsem öbür dünyada tenis oynayabilecek miyim?” diye sormuş…

İmamın tepesi atmış ama sükûnetini korumuş:

“Evlâdım, tenis olup olmadığını öğrenmek için sen yarın gel…  Ben bu gece bir düşüneyim, istişarede bulunayım, öbür dünyada tenis olup olmadığını öğrenir sana söylerim…”

Genç adam ertesi sabah camiye koşmuş:

“İmam efendi, bizim tenisten haber var mı?”

İmam cevap vermiş:

“Var evlâdım, hem de iki haber var.”

“Aman nedir, hemen söyle.”

“Birinci haber; öbür dünyada tenis çok yaygınmış. Hemen herkes tenis oynuyormuş…”

Genç adan çok sevinmiş:

“Oh oh, ne güzel… İkinci haber nedir imam efendi?”

“Yarın sabah iddialı bir tenis maçı varmış, seni almaya geliyorlar, haberin olsun!”

GÜNÜN SÖZÜ

Hayat, hain çukurlar ve zalim kuyularla doludur, akıllı olup düşmemek lâzım!