17 Haziran 1951... Sürat motoru Trabya kıyılarından hızla Karadeniz’e açıldı. İçinde iki kişi vardı, biri gazeteci Refik Erduran, diğeri Nazım Hikmet... Nazım, üç beş denemenin ardından Romen bayraklı Plehanov isimli kuru yük gemisine çıktı. Geminin kaptanı Gheorghe, 12 saat sürecek Köstence yolculuğunda onu kaptan köşkünde ağırladı.

Nazım’ın gözü Seyir Defteri’ne, oradaki “Nazım Hikmet gemiye alındı” notuna takıldı bir ara. Kaptana, “Bir gün ülkeme döneceğim ve dönüşüm senin geminle olacak. Seyir defterine ben yazacağım bu defa, Nazım gemide” dedi.

Hasretinden yanarken vatanın, vatandaşlıktan çıkarıldığını öğrendi! 

Yormuşlardı, çok yorgundu. Bedeni değil, yüreği yorgundu. 1953’te kalbi durdu. Bereket yanında doktor Galina vardı, ölümden döndü.

1957 baharında Bulgaristan’da, gözü de kalbi de bir daha dönemeyeceğini bildiği karşı kıyıda, Mavi Liman İstanbul’daydı. Kıyıda otururken bir gün, İstanbul’a doğru yola çıkmış bir gemi görünce, unutulmaz Mavi Liman şiirini yazdı baka baka o gemiye!

***

12 Eylül 1980... Bu ülkenin binlerce aydını, sanatçısı için iki seçenek vardı. Ya yurt dışı ya zindan! O sanatçılardan biri Cem Karaca, Almanya’ya attı kendini. Yaşı genç olsa da haksızlık, adaletsizlik onu mum gibi tüketiyordu. Memleketini uzaktan da olsa görmek için Bodrum’un karşısındaki İstanköy’e geldi...

Gelişini, Nazım’ın unutulmaz şiirine yaptığı besteyi şöyle anlattı:

“Türkiye’ye hasretini etimde, tenimde, kanımda, içimde, yüreğimde, beynimde her yerimde Nazım Hikmet’in yaşadığı ıstırabı yaşayıp anladım. O Varna’dan bakıyordu İstanbul’a, ben İstanköy’den Bodrum’a... Elime gitarı aldım... Böyle bir anda, birden bire dökülüverdi müzikleme! Müzikleme diyorum, beste ciddi bir iştir! Nazım’ı besteleyecek kadar kendimi ehil görmüyorum çünkü! Hala söylerim şarkıyı. Çok da reaksiyon alır. Ki, o şarkıyı dinleyenlerin çoğu gurbet yaşamamıştır!”

Üzerinde yaşayan milyonlar gibi Nazım’ı da çok yorup, çaresiz bırakan memleket, ona 1957’de şahane dizeleri yazdırmıştı. Henüz 36 yaşındayken Cem Karaca, aynı yorgunluğu iliklerinde hissedip gönül şarkısı yaptı...

Çoook yorgunum, beni bekleme kaptan. / Seyir defterini başkası yazsın / Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman, / Beni o limana çıkaramazsın... / Beni o limana çıkaramazsın...

***

Dün Nazım Hikmet’in ölüm yıldönümüydü. Gözlerini yumduğunda yaşı 61’di! Onun şiirlerini ölümsüz bestelerle bize bırakan Cem Karaca aramızdan ayrıldığında sadece 59’undaydı! Yani, canım memleketimizde yaşatılanlar, insanı onlar gibi ya erkenden hasta edip öldürüyor yada yorgunluğun her türü ile süründürüyor!

***

Yakınımdakiler bilir. En sevdiğim şarkıdır, duyunca akan sular durur bende! Asıl adı ‘Mavi Liman’ ama ‘Çok yorgunum’ dediğim şarkı...

FETÖ’cü saydı, ceza kesti sığınacak tek liman Türk adaleti bize! Ama henüz cezaevine atılmadım. Gurbete savrulup memleket hasretiyle yanmadım, şükür uzaktan bakıp iç geçirmedim ama yapılanlar çok yordu beni be...

65 yıl önce o dizeleri yazan Nazım gibi, 40 yıl önce besteleyen Cem Karaca gibi yorgunum... Bu memleketteki bitmeyen adaletsizlikler karşısında omuzları düşen herkes gibi yorgunum... Dönen dolaplardan sebep çok yorgunum... Birileri yiye yiye semirirken, büyük kalabalıkların ekmeği bile azaltmaya çalışmasını görmekten yorgunum... Yetişilmez arkası kesilmez zamlardan yorgunum... Söz hakkının olmamasından, olanların da elden alınmaya çalışılmasından, sözünü esirgemeyenlerin tepelerine binilmesinden yorgunum... Eli, ayağı, bedeni değil yalnız bırakılmaktan yüreği yorgun düşen çiftçi gibi yorgunum... Muhtaç haldeki milyonlar gibi yorgunum... İşsizler gibi hem yorgunum hem umutsuzum... Gençler gibi ne yapacağını bilememekten yorgunum... Sırtımıza  yüklenen borçlardan yorgunum... “Sürtük falan değilim’ diye bağırmak zorunda bırakılan kadınlar gibi öfkeli ve yorgunum... Car car konuşan politikacıların mışlarından, muşlarından, ceklerinden, cağızlarından sizi bilmem ama ben gerçekten çoook yorgunum...