“Çok şükür, bin şükür, seni bana verene...”
İrem Derici yukarıdaki sözlere sahip şarkıyla hayatımıza girmedi ama en sevdiğimiz şarkılarından biri oldu bu.
Şarkıda büyük hatta büsbüyük bir aşktan bahsediliyordu. Sevgililer pek sevdiler. Birbirlerinin gözlerinin içine baka baka söylediler.
Sevgilisi olmayanlar ise iç çekerek söyledi. Şarkıdaki gibi bir aşk dilediler hayatlarına.
Ama şarkının sahibi Derici’nin aşkı ne yazık ki yarım kaldı. Dün gazetelerdeki haberler, en azından sanal ortamda bağlarının koptuğunu gösteriyor.
Demek ki aşkınla, kocanla çok da övünmemek gerek televizyon programlarında filan.
Yalan dünya bu. Kendinle kalıyorsun, en bitmez sandığın aşk terk ediyor gönlünü. Geriye belki bir iki güzel anı kalıyor, o kadar. Yani öyle bin şükür filan diye abartmaya gerek yok. Geçmiş olsun İrem Derici.
Daha güzel bir aşk gelir inşallah gidenin yerine...


Aklıma kötü kötü şeyler geldi


Baktım açılmıyor, “Acaba memlekette yine çok kötü şeyler mi oldu?” diye geçirdim aklımdan.
Her şey mümkündü. Çok korkunç bir terör saldırısı ya da 17-25 Aralık tadında bir girişim...
Darbe bile olmuş olabilirdi.
O kadar çok kötü olasılık geçti ki aklımdan. E, kolay mı? Tam iki saat ulaşamadık Twitter’a!
Bizde hayrına kapanmaz Twitter. Çok mühim, çok fena şeyler olur olmaz susturuluruz biliyorsunuz. Hükümet istemez bizim öyle bilip bilmediğimiz her konuda konuşmamızı!
Dedim ya çok fena şeyler geldi aklıma ama nedense sıradan bir arıza olabileceği hiç gelmedi. Teknik bir arızadan dolayı necefli maşrapa koymuş meğerse Twitter.
Ne diyeyim… Bizi bu baskı cinnetinde yaşamak zorunda bırakanlar utansın yarattıkları bu endişelerden dolayı!


Lise çayları öksüz kaldı :(


Bizim zamanımızda, yani henüz flört etmek bir Whatsapp mesajı, Facebook beğenisi gibi teknolojik gelişmelerin hegemonyası ve kolaylığı altında değilken, lise çayları vardı.
Anneden-babadan binbir numarayla izin alınıp, süslenip püslenip bu çaylara gidilirdi. Önce masum bakışmalar, tatlı tatlı göz kaçırmalar, kaçamak, mini gülümsemeler derken o şahane slow şarkıların çalması beklenirdi.
‘Hotel California’ bu şarkıların başında gelirdi. ‘Mirrors on the ceiling / Pink champagne on ice’ sözleri duyulduğu an coşardı duygular.
Henüz İngilizce’ye hakim değildik ve şarkının sözleriyle işimiz yoktu. Yavaş ritimler, kaçamak danslar, belli belirsiz yakınlaşmalar peşindeydik.
‘Hotel California’ sonraları yani müziği sevdikçe, ‘Eagles’ külliyatına hakim oldukça bambaşka bir anlam kazandı.
O güzel zamanlar uçtu gitti. Şimdi de bu efsane grubun kurucusu Glen Frey gitti.
İçim buruk. Ama iyi ki şarkılar var. Hep çalacak, hep dinlenecek ve bizi anılar arasında gezdirecek...