Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Şeytan ayrıntılarda gizlenir
Şeytan ayrıntılarda gizlenir
Ünlü İsveçli dramaturg Lars Noren’in otobiyografik piyeslerinden biri olan “Ayrıntılar” (Details) oyunu Paris’te Rond-Point Tiyatrosu'nda sahnelendi.
Tilda TEZMAN
Kültür Sanat 4 Mart 2020 - 14:34

İnsan ilişkilerinin keskin gözlemcisi Lars Noren “Ayrıntılar” oyununda, modern toplumun derin hatalarına ince bir gönderme yapıyor; yorgun batı dünyasının sosyal ve kültürel kroniğini inceliyor.

Bu oyunda sürebilen ya da süremeyen Aşk, Yaşlılık, Çocuk sahibi olma isteği gibi konular irdeleniyor… Ama Lars Noren, gündelik hayatın en basit ayrıntılarından geçerek bu insani konulara girmemizi sağlıyor. Görünürde sıradan olan sahneler… Mesela karakterlerden bir tanesi diğerine İtalyan mezeciye gitmeyip İspanyol mezeciden aldığı çok yağlı pesto sosu için tatsızlık çıkarıyor… Ama bu zararsız ve hafif sahnelerin arkasında dramlar, karşılaşmalar, ayrılıklar, anlaşmazlıklar cereyan ediyor…


Nitekim yaşamda da aşağı yukarı olaylar bu şekilde seyreder… Beraber olan bir çiftin arası bozuk gitmeye başladığında, fırtına küçücük saçma bir detaydan kopuverir… Restoran seçimi gibi… Bu piyes, oyuncu için heyecanlı bir meydan okuma, zira oyunculuğuna öyle bir asılması gerekiyor ki, karakterler arasındaki gerginlikleri seyircisine tahmin ettirtme ustalığına sahip olmalı…

Lars Noren'in diyalogları gerçeklerle, doğrularla, hakikatle besleniyor. Sosyal oyunların ve gerçekçi anların baskın olduğu konuşmalar ile karakterlerin maskelerini çıkardıkları anlar arasında düzenli bir nöbet değişimi oluyor. Kesintiler, kesikler, dolambaçlı yollar, dam üstünde saksağan misali abuk sabuk lakırdılar, tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi… Hep çok sıradan, sade ve yalın, bir o kadar da ağırbaşlı ve ılımlı: Lars Noren yaşamdaki durumların gerçekçiliğiyle ilgili. Mesela, bir konudan diğerine bir anda sıçrıyor: İsabelle Carre'nin canlandırdığı karakterle kocası arasındaki diyaloglar hep yarım yamalak sözcüklerle yazılmış ama buna rağmen birbirlerini anlıyorlar ve samimiyetleri gün ışığına çıkıyor. Diyaloglardan öte, piyesin inşa ediliş tarzı çok dikkat çekici.


Sahneler görünürde tutarsız ve bağlantısız sanki… Ama eylem altı ay ya da bir yıl sonra yaşansa bile, aslında her sahne bir sonrakini cevaplıyor. Bu muhteşem elipsler oyuna şiirsel ve düşsel bir tat katıyor. Klasik, sıradan aile bağlarına tıpatıp uymasa da yeni ilişkilerin başladığına tanık oluyoruz. Örnek İsabelle Carre ile eski kocasının oğlu arasındaki ilişki gibi… “Senin hakkında başka hiç kimsenin bilmediklerini biliyorum, aynı şekilde bu senin için de geçerli” diyor İsabelle Carre üvey oğluna. Avrupa'da Strindberg'in halefi olarak kabul edilen 1944 yılı doğumlu karamsarlığıyla nam salmış Lars Noren, şiddet ve kabalık yapmakta yetenekli olsa da, bazı anlarda duygulara büyük bir özen ve zerafetle dokunuyor. Noren, bu otobiyografik eserini 90’lı yılların sonunda yazdı.


On yıla yayılan bu piyes minik ayrıntılar kanalıyla dünyayı anlatıyor… Körfez'deki, Ortadoğu'daki, Avrupa’daki savaşlar… AIDS ve Afrika’daki problemler… Stokholm, New-York ve Floransa şehirleri arasında yaşayan dört karakter aşık oluyor, aldatıyor, ayrılıyor, yoluna devam ediyor, tereddüt ediyor, mücadele ediyor ve umutsuzca mutluluğu arıyor… Özel küçük olayları karıştırarak, bir taraftan bizi bize anlatırken, yaşadıkları çağın önemli sorunlarını ele alıyor. Lars Noren'in bu trajik komedisi, parçalanmış, hızlı, karmaşık bir dünyayı betimliyor. Günbegün yaşanması dayanılmaz bir dünyayı tasvir ediyor. Birbirimizi sevdiğimiz, birbirimizden koptuğumuz bir zaman dilimini… Globalleşen dünya ile globalleşen özel hayatlarla gelen problemler… Verilen sözler, yerine getirilmeyen vaatler, ihanetler… Berlin Duvarı’nın 1989’da kalkmasıyla, daha güzel bir gelecek ümitlerinin yeşermesi ve İkiz Kuleler’in (2001) vurulmasıyla yok olan umutlar…


Hepimiz ayrıntılardan oluşuyoruz ve bu ayrıntıların bir köşesinden çekip çevirip kendimize YAŞAM'a benzeyen bir yol çizmeye çalışıyoruz. Büyük hikayeler, küçücük parçacıklardan oluşan kaosun üstünü örtüyorlar… Her dört karakter de diğerlerinin söylemleriyle konuşuyorlar… Sevdikleri, aldatıldıkları kişilerin sözcükleri ve beden dilleriyle seviyorlar… Hepimiz ödünç aldığımız kimliklerden oluşuyoruz… Sevinçler ve sınavlar arasında, kahkaha ile acının karışımı kederli bir gülücük göz kırpıyor.


Piyesin otuz küçük sahnesi, büyük bir fotoğrafın, büyük bir tablonun ayrıntıları… Hayatımız gibi kocaman… Ve bu farklı parçacıklar en nihayetinde aynı ve tek bir çehrede birleşiyor. Bu büyük resim, ne mutluluğa, ne de mutsuzluğa benziyor… Noren'in dediği gibi “acılı bir gülümseme”, kahkaha ile hüznün garip bir birlikteliği. Noren, seyircisini gerçekle yüzleşmeye, vicdanının sesini duymasına zorluyor; günümüz batılı toplumlarda yaşayan bireylerin yaptıkları zulme gözlerimizi açmaya davet ediyor.


Batıda, herhangi bir ülkede bir çift ayrılıyor… Erkek bir editör, kadın ise acil serviste doktor… Editör Eric (Laurent Capelluto) kırklı yaşlarını süren, kültürlü sosyal sınıftan… Batılı erkeklerin özelliklerini taşıyor: Eğlenceli, soğukkanlı ve umutsuz, alaycı, bıkkın, yüzeyde iyiliksever ama derininde umursamaz, kayıtsız… Göbeklenmeye başlamış, libidosu düşüşte, kurulan fanteziler yükselişte, yazarlığa başlamaya kararlı.


Doktor Ann (İsabelle Carre) fantezileri, kabusları, kırılganlıkları ve güçlükleri arasında gidip gelen ama olabildiğince tatlı ve duyarlı. Genç bir kız olan Emma (Ophelie Kolb) yazdığı romanı okuması için editör Eric'e teslim etmiş. Emma kah ateşli, kah kararsız ama sonunda o da deliriyor. Dramaturg olmak için çabalayan Stefan (Antonin Meyer- Esquerre) çok başarılı bir yazar ama çocukluğu çalınmış, hep duygusal ve kırılgan. Bu dört karakterin hikayeleri 1989-1999 yılları arasında Floransa, New-York ve Stockholm arasında geçiyor…


Aşık oluyorlar, aldatıyorlar, ayrılıyorlar, tekrar evleniyorlar, bazı gecelerde ya da aile toplantılarında karşılaşıyorlar, kahve, şarap içiyorlar, galeriler, müzeler geziyorlar, kadınlar bir türlü doğuramıyor, erkeklerin oğulları oluyor, nevrozlarına, hayallerine, fantezilerine ve kaderlerine, insani büyük bir tablonun ayrıntılarına mükemmel bir dekorda eşlik ediyoruz.


Lars Noren'in yazıp Frederic Belier-Garcia'nın sahneye koyduğu “Ayrıntılar” piyesi, şeytanice bir oyun. Bu oyun düşsel bir imge, çarpık, şekilsiz bir resim… Bu önemsiz küçük şeyler, gerçekçi ayrıntılar, anımsanan kırılma anları, değişik açılardan bakıldığında, koskoca bir yaşamı inşa ediyorlar.

Oyun, her birimizi oynuyor… Her hatırada olduğu gibi türlü kurgularla, yanlışlarla, hayallerle, imgeler ve çılgınlıklarla dopdolu.