Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Tiyatrocu kimliğiyle Michel Piccoli’nin ardından…
Tiyatrocu kimliğiyle Michel Piccoli’nin ardından…
Kemancı bir babanın ve piyanist bir annenin oğlu olan Michel Piccoli, 20 mayıs 2020’de 94 yaşında yaşama veda etti. O, ne Delon ne de Belmondo gibi bir star, ne Gabin'vari bir yüz, ne Jean Marais gibi bir ses, ne de Bourvil ya da Funes gibi bir komikti... Ama hepsinden daha üstün bir yeteneği vardı: O, Fransız sinemasının, gerçek hayata tıpatıp uyan gerçek adamıydı.
Tilda TEZMAN
Kültür Sanat 22 Mayıs 2020 - 11:48

O, Claude Sautet‘nin gerçekçi sinemasının fetiş aktörüydü. Louis Bunuel‘in “Gündüz Güzeli” filminde ise sürrealist ve sadist şeytani bir karakterdi. Ve 1963 yılında dünyaya savaş açan Dom Juan karakteriyle, Fransız televizyon kanallarında 12 milyon seyirciyi ekrana kilitliyordu. Ve son yıllarda “Habemus Papam” filmi ile Fransız sinemasının Papa'sı olarak zihnimize çakılıyordu.

Onun çok bilinmeyen bir yönü daha vardı: O tiyatro sahnelerinin kutsal canavarıydı.

Sahneye öyle çok yakışıyordu ki… O, Brook ve Chereau yönetiminde müthiş bir Kral Lear ya da sancılı bir Leonid olabiliyordu. O, sanatla tanışmasının ilk yıllarında tiyatro sahnelerinde boy göstermeye başlamış, “tiyatro” yaşamı boyunca, onun alpha'sı ve omega'sı olmuştu. Sinemadan bunaldığı zamanlarda, nefes almak için tiyatro sahnelerine hep dönmüştü. İlk sahne deneyimini, 21 yaşında “Son Yargı” oyunuyla Pigalle Tiyatrosu’nda yaşadı. Bu oyunda hem genç bir işsizi hem de bir yaşlıyı canlandırıyordu. 1969 yılında, Moliere'in “İnsandan Kaçan” oyununda Mao kostümüyle sahneye çıktığında arkasında 18 yıl boyunca oynamış olduğu elli piyes vardı. O, aktör olarak, oyuncu kimliğini hiç unutmadı; onun ilk mesleği tiyatroydu ve öncellikle o bir tiyatro adamıydı.

Bulvar piyeslerine sıcak bakmayan, zoru denemeyi seven, modern tiyatroyu daha cazip bulan Piccoli, özellikle Peter Brook, Chereau, Bondy, Engel, Bob Wilson gibi yönetmenleri tercih etti. 1981 yılında Brook'un sahneye koyduğu Vişne Bahçesi’nde canlandırdığı Leonid karakterinde, Piccoli seyirciyi çok heyecanlandırdı: Zaaflarını fark etmiş, şaka yoluyla özür dileyen, bu narin kardeş, geçkin bir genç, ebedi bir çocuk karakterinde çok etkileyiciydi.

Bondy'nin sahnelediği, Schitzler'in “Yabancı Toprak” oyunuyla tiyatro dünyasında bir şok etkisi yarattı. Koltes’in “Zencilerin ve Köpeklerin Çatışması” oyununda Chereau'nun yönetiminde oyunculuğunun bin bir köşeli bir pırlanta olduğunu kanıtladı. Ve 1990 yılında Bob Wilson, onu, Marguerite Duras'nın “Ölüm Hastalığı” oyununda, bir kilise adamı gibi siyahlara bürüyerek ve bir tek yüzünü ve ellerini aydınlatarak adeta bir rüyadaymış efekti vererek onu oyunculuğunun zirvesine taşıdı.

2006 yılında Piccoli, Andre Engel'in modern bir yorumla sahnelediği Kral Lear'de oynadı. Bu oyundan tam üç yıl sonra da, Piccoli, Lear ile yine tiyatro sahnesinde buluştu… Bu sefer Shakespeare'e gönlünü ve hayatını adamış ve bu rol için yönetmeniyle buluşmayı bekleyen bir aktörü canlandırıyordu. Ama bu zavallı aktör Avusturyalı dramaturg Thomas Bernhard imzalı oyunda yolunu şaşırmış, boş boş dolaşıyor. Lear'den de daha fazla aklını yitirmiş, yolunu kaybetmişti…


Michel Piccoli'yi üç kez sahnede izleme şansını yakaladım. Oyunculuğuyla beni büyüleyen Piccoli'nin unutamadığım oyunu ise Shakespeare'in Kral Lear'idir. Paris'in ödenekli tiyatrosu Odeon Atelier-Berthier'de 2006 yılında, Piccoli, Andre Engel'in sahneye koyduğu Kral Lear'de göz kamaştırmıştı. Seyirciye sırtını dönmüş dimdik bir çınar… Deliliğin ve çılgınlığın kasırgasında hapsolmuş… En yüksek yerde bir Kral ve de dibe vurmuş bir serseri. Kral yurdunun orta yerinde kalbinde duruyor; serseri gölgede ve yabancı diyarda büyümüş. Günün birinde Kral tacını parçalayıp yere atıyor, arkasını dönüp gidiyor… Tanışmadığı garip bir diyarın içine düşüyor… Karanlıkların ortasına… Belki de gerçek dünyanın gölgelerinin içine… Kaosun ortasına… Fırtınada başı boş savrulurken… Üstü başı paralanmış, bunamış dibe vuruyor…

Engel'in Kral Lear'i, Shakespeare'in Kral Lear oyununun ihtişamından ve barok tarzından uzaklaşmış bir gösteri: 1930 yıllarında geçiyor… Bir fabrikanın gerçeğine yerleştirilmiş “Lear ve Ortakları Müessesesi”. Bir ülkenin Kralı gibi o da fabrikasının başı, şirketinin hükümdarı. Engel, ilk sahneden itibaren zarları atıyor… Lear, üç kızı arasında ona en çok sevgi gösterecek kızına şirketini ve mirasını bırakacağını, sarayın ileri gelenlerinin nezdinde değil de, baş başa samimi bir ortamda kızlarına söylüyor. Aralarında Lear'in gözdesi olan Cordelia'nın söyleyecek fazla bir sözü yok. Kızın samimiyeti ve dürüstlüğü suça dönüşüyor. Baba onu uzaklaştırıp, mirasından mahrum bırakıyor. “Yaşlı ve yetersizsiniz” diye haykıran kızı haklıdır, Lear artık zayıf ve güçsüzdür. Her şeyi bırakmış olmaktan ziyade, her şeyi elinde tutabileceğine kendini inandırmış olmaktan çaresiz, onu sevdiğine inandığı kızlarının ihanetine uğramış, kar fırtınasında kaybolmuş bir çocuğa dönüşmüş.

Siyah smokini ile sahneye giren ve kırmızı kadife koltuğuna gidip oturan adam, fabrikasını emin ellere bırakma telaşında yorgun bir patron. Ama kızlarının ve damatlarının yanında bir sığıntıya dönüşüyor… Acınasılığın dibine düşüyor. Kainatı idare ettiğini zannederken fırtınanın içinde yapayalnız, başıboş savrulurken deliliğin eşeğinde çaresiz. Bir zamanların zengin iş adamı kuvvetli bir fırtınada geriye çocukluğuna ve masumiyetine yolculuk yapıyor. İhtiyar patronun ölümü kabullenişi ve kendisiyle yüzleşmesi derinliğine işlenmiş muhteşem bir aile trajedisi, yaşlılık trajedisi ve miras trajedisi.

Oyun, karlarla kaplı bir zeminde, Lear'in kan lekesini andıran kırmızı sabahlığıyla, kızının bembeyaz ölü bedenine kapanışıyla sona eriyor. Sinematografik kalitede bir sahne uyarlaması: Lear ve Delisi, Lear ve kör Gloucester arasındaki sahneler çok etkileyici özellikle “piç Edmond” karakteri yükseliyor.

Engel, bu oyunu sahneye koyarken, her şeyi özgürce yorumlamayı, Shakespeare'in eserini dilediği gibi modernize etmeyi seçmiş. Doğru mu yapmış, yanlış mı yapmış tartışılır. Engel'in sahne rejisi Japonvari bir zerafet taşıyor, karlar üstünde uçan bir kelebeğe benziyor. Silahlar gece karanlığında patlarken, gök gürültüsünün uğultusunu andırıyorlar. Gök taşları, harap olmuş platoya aşırı sert bir şekilde, kulakları tırmalayan bir gürültüyle dökülüyor; yerimizde hopluyoruz korkuyoruz adeta. Çok kan var, vahşet her yerde, ama sonrasında gökten yağan kar taneleriyle, etrafın beyaza bürünmesi… Sakinleştiriyor.

Oyunun ritmi çok yüksek. Boşa geçen bir saniye bile yok. Shakespeare'de olduğu üzere bu oyunda da hiçbir olayın açıklaması yapılmıyor.


Michel Piccoli bu role benliğini adamış. İki saat kırk dakika boyunca sevgi ve iktidar çatışmalarına tüm enerjisini ve ses tonlamalarının ihtişamını aktarmış. Engel'in tasarladığı alacakaranlık tadında aydınlanmış devasa bir sahne platosunda, Mepris'nin müzik notaları eşliğinde ve partneri Charlotte Lepinska’nın karşısında, Piccoli oyuculuğunun zirvesine çıkıyor; yorgun iş adamı rolünde sıra dışı bir Kral Lear yorumluyor. Bazı anlarda Beckett pek de uzakta değilmiş gibi… Lear, önceleri yavaş yavaş evinden, işinden sonra kızlarının yüreğinden atılan, sonrasında aklını yitiren ve deliliğe yelken açan, krallığında yaşadığı acıların birikmesiyle de yaşamını kaybeden bir kralın, bir babanın, bir insanın bu dramına, Piccoli büyük bir duyarlılık ve ustalıkla can veriyor.

2006 yılında, Piccoli bu oyunu oynarken seksen yaşındaydı. Oyunculuğunda büyük bir özgürlük ve naiflik vardı. Piccoli, Lear'in birebir portresini çiziyor, Lear'in trajik yoğunluğunu taşıyor, kaçıp yok olan ama zihne çakılı kalan bir imgeye can veriyordu. Piccoli'nin, o kendine has sesinin tınısı… Kızgınlık anlarında bir Jüpiter edasıyla tonlamaları ve bazı anlarda duyulan yumuşacık sesinin müziği… Beden dilinin dansı… Seyirciye sırtı dönük ayakta dimdik dururken, çektiği eziyetlerin omuzlarında bıraktığı ağır yükün izleriyle bu efsane büyüleyiciydi.

Kutsal canavar Michel Piccoli’ye saygıyla…