Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Türkiye’nin ilk punk filmi: Arada
Türkiye’nin ilk punk filmi: Arada
Türkiye'nin ilk punk filmi olan Arada, Mu Tunç'un da ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturduğu ve kendi hikayesini anlattığı bir yapım... Başrollerinde gerçek hayatta da birlikte olan Burak Deniz ve Büşra Develi​, rol alıyor. Arada, ilk gösterimini 15 Şubat'ta başlayacak 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’​nde yapacak. Rue de Pera Films​’in yapımcılığında çekilen film, 12 Eylül darbesinin ardından yeni yeni nefes almaya başlayan ve 1990'ların ortasında önemli bir müzikal atmosferin yaratılmasında imzası bulunan gençliği anlatılıyor. O gençlikte Türkiye'yi terk etmek isteyenlerle, kalmakta ısrarcı olanlar, batı müziğiyle, bu toprakların tınıları arasında kalanlar da var... Mu Tunç, filmi sözcü.com.tr'ye anlattı.
Sercan MERİÇ
Kültür Sanat 11 Şubat 2018 - 13:36

Arada, 1990’lar İstanbul’unda geçiyor. O dönemlere dair anılarınızla, filmdeki yaşanılanlar arasında ortaklıklar var mı?
Filmin zaten tamamı anılarım üzerine kurulu ve otobiyografik. Doksanlı yıllarda büyürken; babam ve ağabeyim kültürel çatışmalarını gözlemlemek çok ilginçti benim için. Babam eski bir Türk sanat musikisi sanatçısıydı ve kariyeri darbe ile sona erdi. Ağabeyim ise Türkiye’nin öncü punk ve hardcore tarzı grupların kurucu üyelerinden biriydi ve tamamen batıdan beslenirdi. Batıdaki grupların üyelerinden biriymiş gibi giyinir ve yaşardı. Ama o yıllarda öyle davranmak, gerçekten uzaylı görmüş gibi bakışlara sebep olurdu. Tüm bu kültürel karışıklıktan beslenerek ve kendi öz ailemin içinde gizli duygularla baş etmek için bu filmi yapmak istedim.

1990’lar, 12 Eylül’ün ardından tekrar müziğin çokça konuşulduğu, tartışıldığı ve üretimin had safhada olduğu bir dönemdi. Filmde bu da görülüyor. Neydi o dönemin böyle olmasının sırrı?
1990’lar da çok değerli bir üretim ruhu doğmuş bence. Özellikle problemli 1980’lerin gölgesinden uzaklaşınca, kendi ruhunun peşinde koşan önemli bir alt-kültür insanları var olmuş. Birde en önemlisi heyecan varmış o dönem. Yani herkes bir şeyleri yapmak ve başarmak için gerçekten farklı bir ruha geçmiş. Ben aynı ruhun bugünde ortaya çıkmasını hayal ediyorum ve istiyorum. Çünkü bu mümkün.

DARBELER SANATI DA BALTALADI

“Darbeciler iyi müzikten anlamadı” diyor film. Darbelere yönelik de güçlü bir karşı duruş var Arada’da. Genel darbenin olarak sanata etkisini nasıl tarif edersiniz?
Evet. Darbeler sırasında demokrasi ile birlikte sanatın da çok fazla baltalandığını görüyoruz. Özellikle spesifik tarzda müzikler öne çıkarılmış. Benim babam 70’li yıllarda müzisyendi. Türk sanat musikisi söyleyen ve Gülhane Park’ında çıkan ve hatta Emel Sayın’ın söylediği şovlarda onunla aynı çatıda şarkı söyleyen ve kariyeri parlak bir şarkıcıydı. Fakat sonra 12 Eylül 1980 darbesi ile kariyeri sona erdi. Uzun dönem askerlikten döndükten sonra tüm kariyerinin yok olduğunu ve unutulduğunu fark etti. Üstüne de Türk sanat musikisinin unutulup yerine fantezi müziğin öne çıkartılması ile de tamamen kaybetmişti elindeki tüm şansları. Ve ben babamı tüm hayatım boyunca; bir sanatçı gibi yaşaması gereken hayat dışında, başka bir insanın hayatını yaşayarak geçirdiğini görerek büyüdüm.Bunun gibi on binlerce insanın hayatı, hayalleri ve kariyerleri değişti darbeler ile. Bu konular çok mikro düzeyde olduğu için bazen unutuluyor ama bir insanın hayallerinin yıkılması kadar üzücü bir şey olamaz hayatta.


YENİ BİR ALT-KÜLTÜR DOĞUYOR

Eskiden İnönü’deki konserler efsaneler gibi kulaktan kulağa anlatılırdı. Şimdi öyle mekanlar kalmadı. Sizin için hâlâ unutulmayan konser var mı?
Bende İnönü’deki konserleri unutamıyorum. Asıl en unutamadığım tabi ki Metallica konseri. Daha sonrasında ise Suicidal Tendencies ve Gang of Four grubunun konserleri. Ama sıkıntı şu anda mekanlar olmadığından değil, insanlarda heyecan yok bugünlerde. Özellikle insanlar evlerinin salonlarında oturmayı daha çok tercih edebiliyorlar. Bu ruhu bence şu anda benim jenerasyonum tekrar şehre getiriyor. Yeni bir alt-kültür doğuyor şu anda İstanbul’da.

Oyuncularla nasıl bir ilişkiniz vardı çekimler süresinde?
Çok yakın. Özellikle Burak’ı müzikal bir kampa soktum. Yaklaşık 2 ay boyunca müzik çalıştık ve aynı zamanda punk hardcore gruplarının konserlerini izlettim. Onların vücut hareketlerinin nasıl olduğunu inceledik birlikte ve Ozan karakterinin tavrı üzerinde çok çalıştık. Özellikle filmdeki 5 dakika süren punk konserinin Büşra ile daha düşünsel bir boyutta çalıştık. Lara karakterinin Ozan ile kurduğu bağ ve ona nasıl bağlandığı ile ilgileniyorduk. Fakat çekimler bizim için çok zor geçti. Tüm filmi 13 günde çektim. Ve tamamen bağımsız olduğumuz bir projeydi bu. Gerçekten hiç kolay olmadı. Fakat filmin ruhunu bu aşırı etkilediğini düşünüyorum. Bambaşka bir seviyede ruh çıktı.

İlk filmin ardından nasıl şekillenecek yönetmenlik hikayeniz?
Şu anda ikinci senaryomun ön-araştırma çalışmalarına başladım bile. Sırf bunun için Los Angeles’a gittim. Aynı zamanda bir belgesel üzerinde çalışıyorum. Sınırları zorlayan bir belgesel üzerinde çalışıyorum. Ve bir de roman yazıyorum. Bambaşka bir dinamiği olan konu. Beni çok heyecanlandırıyor.

arada
BÜŞRA VE BURAK’IN GERÇEK AŞKINI İSTEDİM


Yönetmenlik tarzınız nasıldı? Sert bir yönetmen misiniz, yoksa oyuncuya rahatlık veren bir yönetmen mi?

Benim stilim tamamen yönetilmesi zor durumları bir yönetim yapılıyormuş gibi hissetmeden kontrol etmek üzerine kurulu. Çünkü böyle yaptığınızda kameradaki her şey gerçek oluyor. Ben bu gerçeklikle ilgileniyorum. Gerçek olanı gösterebilmek. Bu yüzden de örneğin gerçek hayatta aşık olan iki oyuncuyu; Burak ve Büşra’yı oynatmak istedim. Genellikle yönetmenlerin hiç tercih etmediği bir durumdur aslında bu. Çünkü tüm projeyi riske atabileceğin durumlar doğabilir çekim aşamasında. Ben tam tersini düşünüyordum. Zaten oyuncuların sahip olduğu bu yoğun duyguları yönetmek benim görevim. Tam da bu sebepten dolayı ben bu filmin yönetmeniyim. Bu yüzden de özellikle ikisinin olmasını ve ne olursa olsun bu kararımı değiştirmedim. İkisinin gerçek olan aşkını, müzikle ve daha önce resmedilmemiş bir aşk takibi ile de çok yoğun duygusu olan bir film yaptığımıza inanıyorum.

İstanbul 1990’lardan bu yana çok değişti ancak görüntülerde 1990’ların havasını görebiliyoruz. Zorlandınız mı bu etkiyi yaratırken?

Çok teşekkür ederim bunu fark edebilmiş olmanıza. Çünkü gerçekten en zorlandığımız ve benim en fazla üstünde durduğum konuydu. 1990’ların görsel olarak da muhteşem olması gerekiyordu. Ama iyi bir sonuç verdiğimizi düşünüyorum. Özellikle de sanat yönetmenim Yağız Alpfer’in büyük detaycı çabasıyla oldu bu diyebilirim. Ozan karakterinin evi resmen doksanlı yıllarda donmuş bir ev. Onun dışında tüm filmin atmosferinde bu doksanlar duygusunu geçirmeye çok çalıştım.