Sevgili okurlarım, bu memlekette her sabah yeni bir sürprizle uyanıyoruz. Önce inanmak istemiyoruz ama sonra inanmak zorunda kalıyoruz.

Örneğin köprü ve otoyollarımızın satılacağını birkaç gün önce öğrenmiş olduk. Bakalım kimlere, hangi yandaşlara peşkeş çekilecek, hep birlikte görürüz.

Şimdi Türkiye’nin gündemine yeni bir başlık daha düştü.

Satılık savaş gemilerimiz.

Pırıl pırıl, gıcır gıcır, ilk sahibinden satılık kelepir savaş gemilerimiz.

Koş vatandaş koş, bastır parayı al gemileri!

Yok öyle değil, herhalde memleketten istekli çıkan olmadı ki üç gemimizi şimdi yabancı ülkelere satmaya karar verdiler.

-Akhisar açık deniz karakol gemisi. 245 milyon euro bastıran Romanya tarafından satın alındı.
-İçel ve İzmir fırkateynleri. Bu ikisini bir milyar dolara Endonezya satın aldı.

Bu gemiler Türkiye’de bizim tersanelerimizde yapıldı. Her şeyi ile bitmek üzere. Sonra bunlar Türk donanmasına devredildi. Deniz Kuvvetleri’ne verildi, personel atamaları bile yapıldı. Sonra bizimkiler herhalde parasız kaldı ki satılmalarına karar verildi.

★★★

Şimdi dikkat ediniz, bu haber günün birinde medyaya verilip halka duyuruluyor. Ama bizim ilgili makamlardan tık yok. Milli Savunma Bakanlığı, Deniz Kuvvetleri falan konuşmuyor.

Evet mi yoksa hayır mı kardeşim, niçin ağzınızı açmıyorsunuz?

Nedeni belli... Bu iktidarın bir huyu var. Eğer haber işlerine geliyorsa suskun kalırlar.

Ama eğer gelmiyorsa kıyameti koparırlar.

Şimdiki suskunluğun nedeni nedir, doğrusu bilemiyoruz.

Bu iktidarın mutlaka bilinmesi gereken ilginç bir özelliği daha var.

Bunlar sivil alanda da denizlerdeki gemilerimizi sıfırladılar. Şu anda bir bakın, üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’de Marmara Denizi hariç bir tek yolcu gemisi kalmadı.

Bunlar iş başına geldiğinde elde mevcut bütün yolcu gemilerini utanmadan sattılar. Şimdi aklımda kalanlar şunlar:

130 kişilik Karadeniz yolcu gemisi. İzmir-İstanbul arasında çalışan yolcu feribotları. Hele koskoca Karadeniz’i Yunan şirketine bir milyon dolara sattılar ki, olacak şey değildir.

Yarattıkları şu eserle övünsünler. Deniz turizmi açısından bakıldığında Türkiye Cumhuriyeti olarak denizlerde artık yokuz!

Şimdi buna dışarıya satılan savaş gemilerimiz de eklendi.  

İlk elden, kelepir satılık... Koş vatandaş koş!

Başkanları karıştırınca!

Sevgili okurlarım, dün sabah her gün olduğu gibi yine gazetedeyim... Bir süre sonra odama Ankara temsilcimiz Saygı Öztürk geldi, sohbete başladık. Konumuz son güncel olay, Ankara’da Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’ın CHP’den istifa edip AKP’ye geçecek olması.

Saygı anlatıyordu:

“Abi, ben az önce Mesut Özarslan’ı aradım ama ulaşamadım. Onu iyi tanırım, beni birazdan mutlaka arar.”

Saygı sordu:

“Ararsa telefonu sana vereyim mi, konuşmak ister misin?”

“İstersen ver ama ben bu adamla öyle yumuşak konuşamam. Bodoslamadan dalarım. Yaptıklarını, dönekliğini falan yüzüne karşı açıkça söylerim haberin olsun.” 

★★★

Aradan sadece birkaç dakika geçmişti, Saygı’nın telefonu çaldı. Hemen karşımda oturuyor, konuşmaya başladı:

“Başkanım saygılar. Nasılsınız, iyi misiniz? Bakın yanımda Emin abi de var, Emin Çölaşan. Size onu vereyim biraz konuşun isterseniz...”

Saygı kendisine “Başkanım” diyordu...

Demek ki Mesut Özarslan cevaben aramıştı.

Telefonu bana uzattı, anında konuşmaya başladım.

“Beyefendi kolay gelsin. Hemen söyleyeyim sizi kınıyorum ve eleştiriyorum. Yaptığınız yanlıştır. Ne biçim siyaset bu, şimdi içinize sindi mi bu dönekliğiniz..”

Telefondaki “Başkan” da bu sözleri duyunca herhalde şaşırmıştı. Ne diyeceğini merakla bekliyordum. Bir tek cümlesini duydum, ötesi aklımda kalmadı.

“Ne dediğinizi tam olarak anlayamadım Emin Bey?”

Tam o sırada Saygı telaşla yerinden kalkıp önümdeki kağıda iki kelime yazdı:

“Zeydan Karalar.”

★★★

Vay be, benim jeton işte o anda düştü...

Demek ki Mesut Özarslan diye konuştuğum ve birkaç saniye önce sert sözlerle eleştirdiğim “Başkan” Silivri’de aylarca tutuklu kalıp birkaç gün önce tahliye edilen Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar imiş. “Zeydan Bey kusura bakmayın, sizden özür diliyorum. Başkasıyla konuşuyorum zannettim. Çok şaşırdım valla, ne diyeceğimi bilemiyorum.”

Gerçekten inanılır gibi değildi.

Zeydan Bey de herhalde şaşırmış olmalıydı ki çok kısaca birkaç şey söyledi ama telaştan onların hiçbirini aklımda tutamadım.

Tekrar özür diledim, geçmiş olsun dedim, telefonu Saygı’ya uzattım.

İlginç bir olay yaşamıştık.

İki gazeteci olaydan sonra epeyce gülüştük.                                

Gazetecilik anılarımıza hem de bilmeden yeni bir sayfa daha eklenmişti! Hoş bir sayfa...

Gülmeye değerdi.