İnsan zihni soyut kavramları somutlaştırmak, duyguları tanımlamak ve fikirleri ifade etmek için kelimelere ihtiyaç duyar. Örneğin adalet, özgürlük, vicdan, namus gibi kavramlar fiziksel olarak görülemeyen, ancak dil aracılığıyla tanımlanabilen soyut düşüncelerdir. Bu kavramlara ne kadar hâkimsek, onları o kadar iyi anlayabilir, sorgulayabilir ve ifade edebiliriz.
Dil ile düşünme sistemi arasındaki ilişki, insan zihninin en temel yapı taşlarından biridir. Çünkü düşünme dediğimiz süreç, büyük ölçüde dil aracılığıyla gerçekleşir. Nasıl düşündüğümüz, hangi kelimeleri bildiğimizle, onları nasıl kullandığımızla ve ne ölçüde anlamlandırabildiğimizle doğrudan ilişkilidir.
‘Dil sadece düşüncenin yansıması değildir, aynı zamanda onun sınırlarını da belirler.’ diyen bir kuram vardır. Bu kurama göre, bir kişinin dili hangi kavramlara sahipse, o kişi ancak o kavramlar çerçevesinde düşünebilir.
Örneğin bazı kültürlerde “kar” için tek bir kelime varken, Inuit (Eskimo) dilinde onlarca farklı “kar” kelimesi vardır. Çünkü kar, onların yaşamında çok daha önemli ve belirleyici bir yer tutar.
***
Bu yüzden her dilin farklı bir kültürü yansıttığını söyleyebiliriz. Almanca’daki “Weltanschauung” gibi tek kelimelik kavramlar, yalnızca bakış açısını değil, insanın hayatı nasıl anlamlandırdığını, doğru yanlış ayrımını neye göre yaptığını, kısacası dünyaya bakış felsefesini anlatır. Japonca’daki “komorebi” kelimesi ise ağaç yaprakları arasından süzülen güneş ışığını ifade eder. Bizde ise böyle kavramlar yoktur.
Sonuç olarak dilimizde olmayan bir kelime, düşünce sistemimizde de yer bulmaz. Bu nedenle dil, sadece ne anlattığımızı değil, ne kadarını anlayabileceğimizi ve hayal edebileceğimizi de belirler.
Fikir yürütme, analiz yapma ve neden sonuç ilişkisi kurma gibi zihinsel işlemler dil bilgisiyle yakından ilişkilidir. Özellikle yazılı kültüre önem veren toplumlarda, okuma ve yazma becerisi gelişmiş bireyler daha soyut, daha sistemli ve daha eleştirel düşünebilir.
Bir örnek daha vereyim, bir toplumda bir sorun varsa ama o sorun için henüz bir kelime yoksa, o sorun görünmez olur.
Meselâ “mobbing” kelimesi Türkçeye girene kadar iş yerindeki psikolojik baskılar sadece geçimsizlik ya da kişisel sorun olarak görülüyordu. Kavram yerleştikçe düşünce şekli değişti, insanlar ne yaşadıklarını tanımlayabilir hâle geldi.
Yani dil gelişmeden düşünce görünür olamaz. Kavramı olmayan şey tartışılamaz. Tartışılamayan şey çözülemez.
***
Tam da bu nedenle Türkiye’de Türkçe dersleri hayati önemdedir. Çünkü insanın düşünce yapısı, kelime dağarcığı ve ifade gücü bu dönemde şekillenir. Bu yaşlarda sağlam bir Türkçe temeli atılmadan, ileride sağlıklı düşünme, anlama ve anlatma becerisi beklemek gerçekçi değildir.
Kitap okuma sevgisi de aynı şekilde ilkokulda kazanılır. Okumayı sadece bir ödev olarak gören çocuklar bunu zorunluluk olarak algılar. Oysa kitapla erken tanışan çocuklar, kelimeyle düşünmeyi öğrenir. Tartışma kültürü de burada başlar. Çocuğun fikrini söylemesine, nedenini açıklamasına, karşı görüşü dinlemesine alan açılmadığında düşünce gelişemez.
Susarak, ezberleyerek, tek doğruya alıştırılarak büyüyen çocuk sorgulamaz. Anadil eğitimi; okuma, yazma ve konuşmanın ötesinde, düşünmeyi, tartışmayı ve anlamlandırmayı öğretir. Bu nedenle ilkokullarda Türkçe dersi, sadece bir ders değil, zihinsel gelişimin temelidir.
Düşünceyi geliştirmek istiyorsak dili ciddiye almak zorundayız. Kelime dağarcığı dar olan bir toplumun fikir alanı da dardır. Dil eğitimi ihmal edilen bir ülkede sorunlar konuşulmaz, sadece yaşanır. Çünkü adı konmayan şeyle mücadele edilemez.